Duyu alanlarınızı genişletmenin yolları


Bilimadamları, duyuların gücünü arttırmak, çoğaltmak ve genişletmek için ileri bilgisayar teknolojilerini kullanıyorlar.

Duyu Alanlarında...

Beş duyu olarak tanımlanan görmek, duymak, koklamak, hissetmek ve tat almak dünyayı öğrenme yollarımızdır. Hiç birşey, bu beş kapının birinden geçmeden duygularımızı etkileyemez. Hassas bir insan kendi duygularıyla dokunmayı anlatır, tatsız bir deneyim ağzınızda kötü bir tat bırakır. Kişinin anlatmaya çalıştığı şeyi gördüğümüz zaman onu daha iyi anlayabiliriz. İnsanın beş duyusu Yen Çağ´ın ileri bilgisayar teknolojisi tarafından genişletiliyor. Konuşabilen, koklayan ve körlüğü onarabilen teknolojilerden söz ediliyor. Ve bu şekilde insan/makina evriminde ileriye doğru küçük bir adım atıyoruz.

James Geary

Massachusetts Medya Teknoloji Laboratuarları´nda (MIT) profesör olan Hiroshi Ishii´nin keşfettiği ilk kişisel dijital yardımcı, hesap tahtasıydı. Dokunuşunu, yumuşak temasını ve boncukları hareket ettiği zaman çıkardığı net "tıkırtı" sesini çok sevdi. Çocukluk dönemi deneyimlerinden esinlenerek, Ishii, bilgisayarların içine gençliğindeki hesap tahtası (abacus) gibi dokunuşu güzel ve gerçek olan dijital bilgi zenginliğini yaratmak için bazı yollar tasarlarken "Dijital teknoloji ile maddesel dünyanın zenginliğine katılmak ve dijital bilgyi işlemek için dokunabileceğimiz nesneleri kullanmak istedim." diyordu. Buradan yola çıkan Ishii´nin MIT´deki Gerçek Medya Grubu, "Haptic" (hissetme duyusuna ait demektir) arayüzlerini geliştiriyorlar. Yani bir bilgisayar vasıtasıyla birine ulaşıp ona dokunma programları üzerinde çalışıyorlar. Hissetmedeki arayüzlerden biri fiziksel anlamda birbirlerinden uzak olan iki insan arasında direk bir bağ yaratan bir bilgisayar programıdır. "Geri 9 tilim Gücü" adlı teknolojinin kullanılarak, kullanıcıların bilgisayarlarla birbirlerini fiziksel etkilemelerini sağlar ve dokunma sistemi insana benzer iki nesnenin kontrolünü verir. Bilgisayar benzerliği aynı tavırla çalıştırır, bir erkek ya da kadının karşılıklı hareketlerini gerçekten hisseden bir dokunma sistemine sahiptir. Ishii´nin hedefi kullanıcıların fiziksel oluşumunu tekrar yaratmak değil, (ki belki bu da mümkündür) amacı insanın hareketlerini gönderen fiziksel bir elektronik zincir yaratmak. Ishii "Gerçekten fiziksel olarak birşeyi hissetmek, algılamamızı zenginleştirir ve çevreden etkilenmemizi sağlar" diyor.

Dokunmatik seks

MIT´nin başka bir yerinde, 1993 yılında "Suni Akıl Laboratuarı"da Kenneth Salisbury ve Thomas Massie "Hayali Haptik Arayüzü" keşfettiler. Bu, insanlara kendi bilgisayarlarındaki bilgiye dokunmasına izin veren bir teknolojidir. Massie şu anda, "Sezilebilir Teknolojiler" adlı bir şirketin başkanı, sistemi işletmek için bilgisayar ekranı üzerindeki basit geometrik şekillerle dolu sanal alana parmağınızı parmak hareketlerinizi kopya etmesi için özel bir yuvanın veya alanın içine yerleştiriyorsunuz. O alanda birşeye dokunduğunuzda, örneğin bir üçgenin ucuna, Görüntü parmağınızın ucuna basınç uyguluyor. Böylece, şeklin keskinliğini hissediyorsunuz. Basıncın azalması ve düzensizlikler, pürüzler ve düzgünlükler gibi dokunmalar kopya edilebilir. Buluşa "Phantom" yani Hayalet adı verildi ve ilk ticari uygulamalara ulaştı bile, Hershey´deki Pennsylvania Eyaleti Tıp Merkezi´ndeki cerrahlar, gerçek hastalar üzerinde beyin cerrahlığı yapacak öğrencileri eğitmek için Phantom´u kullanıyorlar. Dokunma ve Phantom sistemleri basit bir el sıkışmadaki gizli basınç ve dokunuştan çok farklıdırlar. Bilgisayar Bilim Laboratuarı şefi Michael Dertouzos Phantom´u farklı bir şekilde yorumluyor; bir dizi alıcılarla donatılmış gerçeklik elbiselerinin giyilmesiyle, bir gün dokunmatik ve duyusal dijital seksin yapılabileceği görüşünde, bilgisayar oluşumlarıyla zımpara kağıdının sertliğini dahi hissedebilecek güçte olacağımızı düşünüyor. Ishii, Massie ve Salisbury "Haptik Arayüz"ün deriden daha duyarlı olduğunu ileri sürüyorlar.

Kokuyla hastalık tanımı mümkün mü?

Orta Çağ hekimleri nefes kokularıyla hastalıkları teşhis etmede ustaydılar. Bugün bile karaciğer hastalığı gibi kesin hastalıkların farklı kokular çıkarttığı bilinir. İskoçya, Inverness´deki Highland Psikiyatrik Araştırma Grubu´nda bir araştırmacı olan George Dodd, Orta Çağ´dan kalan nefes alma egzersizlerini modern hekimlik içersinde tekrar ortaya çıkarmak istedi. Fakat doktorun burnu yerine bir bilgisayar çipi üzerindeki elektronik burun, daha iyi teşhis yapılabilir. Koku düzeni olan ilk elektronik burunlar yüksek güçlü bir bilgisayara bağlanan hassas elektrokimyasal alıcılar, birkaç yıldan beri piyasadadır ve aslında patlayıcı madde artıklarını bulmak için, yiyecek içecek endüstrisinde kalite kontrol testlerinde ve alkol kan seviyesini belirlemek amacıyla kullanılırlar. Dodd ilk olarak 1960´ların sonlarında "koku alanının" dış seviyelerini incelemeye başladı. Kokunun doğası hala bilimsel tartışmaların önemli bir konusudur. 1970´lerin başıydı ve kokunun üç boyutlu kimyasal modeli belirlendi; farklı geometrik şekillere sahip molekülleri içeren kokular belirlendi. Bu kurama göre kokular, örneğin misk kokusu, daire şekilli bir koku molekülüdür ve burun bu moleküllere karşı duyarlıdır.

İnsanın koku haritası çıkarılıyor

Dodd´un çalışması bilgisayar çipleri üzerinde bu özellikleri kodlamaktı ve sonra özel kokuları tanımak için özel bilgisayar çipleri hazırladı. Böylece, ucuz ve küçük teşhis araçları ortaya çıktı. Koklayan bir çip bir telefona yerleştirildi. Sirozlu hastalar özel bir bilgisayarı aradılar ve bilgisayarın hastaların nefeslerini analiz etmesi için konuşma bir süre devam ettirildi, sonuç olumluydu, bilgisayar belleğindeki verileri tarayarak doğru teşhiste bulundu. Dodd, geleceği hayal ediyor ve her doktorun ofisinde elektronik bir burunun bulunacağını ve insanların ülser ve diyabet gibi sağlık problemlerini görüntülemek için kredi kartı şeklideki kodlanmış koku kartları taşıyacaklarını ileri sürüyor. Bununla beraber bu tür elektronik burunların yiyecek endüstrisinde devamlı kullanılan araçlardan daha çok duyarlı olmaları gerekiyor. Eğer çalışırlarsa ayrıntılı molekül haritalarında hastalıkla ilgili tüm kokulara ihtiyaç vardır. İnsan burnunda yüzlerce koku reseptörü ile birlikte havada binlerçe koku molekülünün birbirini etkileyen karmaşık bir güce ihtiyaç duyulur. Dodd, henüz koku kodlarını bilmediğimizi kabul ediyor. Toplanan ve toplanacak olan gerekli bilgilerin uzun bir iş olduğunu fakat mümkün olabileceğini de belirtiyor. Belirli hastalıklar için koku molekülleri belirlenmiştir. Ama bu sistemin gelişmesi sonucunda, elektronik burun tarafından koklanan bir gül gerçekten güzel kokar mı sorusu karşımıza gelecektir.

Tat duyusunun bilinmeyen yönleri

Koku alma gibi tat almayı araştırmak da zordur. Dokunma ve lezzetle beraber gelen koku, nesnenin tadını belirlemede çok önemlidir. Merkezi sinir sistemi ve tat alma duyusu üzerinde çalışmalarını geliştiren Michigan İniversitesi´nde psikoloji ve dişçilik profesörü olan Robert Bradley´e göre bu tip bir çalışma, tüm duyulardan daha önemlidir. Ay´daki kraterlerin göründüğü gibi insan dili 8000 ile 10000 arasında tat alma tomurcuklarıyla kaplıdır. Her birisinde 50 ile 75 arasında kimyasal tat alma alıcıları bulunur. Bu alıcılar, kısa yaşamlıdırlar ve her on günde bir düzensizce yer değiştirirler. "Elektrod Eleği" olarak adlandırılan Bradley´in aygıtı, 4 mm. çapında yassı bir silikon diskten yapılmıştır. Her biri bir bilgisayara bağlanan bir seri mikroskopik kanal, diskin içinde minyatür bir elek halindedir. Araştırmacılar, dilin alıcı hücrelerini beyne bağlayan bir siniri böldüler ve sinirin üzerine "Elek Elektrodu"nu yerleştirdiler. Sinir daha sonra gelişimini sürdürerek diskin içindeki deliklere girdi ve yeni bir tat alma alıcısı oluştu. Bradley´in bu hantal aygıtı icat etmedeki amacı tat alma hücrelerinin yüksek devir oranlarındaki nedenleri araştırmaktır. "Dilin içine yerleştiririz" diyor ve şöyle devam ediyor, "Yaşlanma belirtilerini izliyor gibiyiz çünkü hücreler doğarlar ve hepsi 10 gün içinde ölürler". Bradley, dilin tuz ve şeker tadı arasındaki farklılığı algılayan beyinsel mekanizmayı keşfedeceğini ümit ediyor. Bradley´in çalışması hala keşfin ilk devrelerinde. Onun aygıtının ardındaki temel teknoloji, insanın sinir sisteminin diğer bölümlerine minyatür elektronik çiplerinin aşılanması için bir model olarak kullanılabilir. Bradley´e göre sinir sistemi ve makinalar arasındaki benzer arayüzler felçlileri harekete geçirmek ya da sinir dürtüleri tarafından güçlendirilmiş suni eller yaratmak için de kullanılacaktır. Bradley, "Alet, imkan dahilinde bedene herhangi bir şeyi bağlamak için sinirsel bir arayüz olarak da kullanılabilir" diyor. ÷yleyse gelecekte sinir sisteminin tedavi edilmesi için Bradley´den umutlanabiliriz.


Konuşan bilgi bankalarına az kaldı

Herkes hava durumu hakkında konuşmayı sever.İşte buradan yola çıkan MIT Bilgisayar Bilimi Laboratuarı´nın müdürü Victor Zue, insan konuşmalarını bilgisayarlara öğretmekle uğraşıyor. Hava raporu veren ve Zue tarafından yazılan bir bilgisayar programı olan Jüpiter´e New York´un ısı derecesini, Tokyo´daki nemi ya da Rio´nun hafta sonunda hava tahminini sorun, Jüpiter size cevabı verir. Zue "Bu makine ile gerçekten konuşabilirsiniz" demektedir. Jüpiter´in konuşma yeteneğinin anahtarı sadece insan konuşmalarını duymak değildir, yanısıra konuşmayı da anlıyor. Zue "İnsan gibi konuşması için bir makinenin, kelimeleri bilmekten daha fazlasını yapması gerekir. Kelimeleri anlaması lazımdır ama bu ilktir ve çok sınırlı bir makinadır" demektedir. Dört paket programının bir sonucu olan Jüpiter´in ses tanıma programı, sesleri tanır ve dille ilgili olasılıkların tahmini üzerinde dayandırılan "kelime varsayımı"na çevirir. Ve tüm bunlar birkaç saniye içinde gerçekleşir. Jüpiter için geliştirilmiş teknoloji piyasada kendi alanını oluşturuyor. Jüpiter´in bilgisayar mimarisini tasarlamak için yedi yılını harcayan Michael Phillips ticari kullanımlar amacıyla Jüpiter´in ses tanıma programını uyarlamak için 1994 yılında Uygulamalı Dil Teknolojileri A.Ş. (AlTech) ile ortak oldu. Geçen sene içinde Altech, ilerlemiş telefon işletme bilgisini esas alan konuşmayı tanıma uygulamaları için iki paket programı başlattı. AT&T, aynı zamanda kredi kartı numaralarını tanımlayan benzer bir programı deniyor. Ve Zue eninde sonunda ticari havayolu uçuşları hakkında bilgi veren bir diğer sistemi başlatmayı planlıyor. Teknolojik gelecekte, bilgisayarlar, hava durumundan çok daha öte şeyler hakkında konuşacaklar.

Böyle körlüğe can kurban

Bir düşünün. Yabancı bir şehirde caddede yürüyorsunuz ve eski bir arkadaşla buluşmak için kararlaştırdığınız özel bir lokantayı nasıl bulacağınızı düşünüyorsunuz. Kemerinize iliştirilmiş küçük bir bilgisayara birkaç komut girdikten sonra taktığınız özel bir gözlükte lokantaya giden en kolay yolun gösterildiği bir şehir haritasını görüyorsunuz. Doğru caddenin bulunması için bir işaret karşınıza çıkıyor. Gözlüğünüze hafif dokunmayla şekli büyütebiliyorsunuz ve lokantayı buluyorsunuz. Ve şimdi bir şey daha düşünün. Siz gerçekten körsünüz. Anlatılan bu olay, Seattle´da Washington İniversitesi´nde Arayüz Teknoloji Laboratuarın´dan Tom Furness tarafından araştırılan görme gerçeğidir. Furness, ilerlemiş bilgisayar teknolojisi, lazerler ve diotlar kullanarak görme duyusunun nasıl fazlalaşacağını araştırıyor. Sonuç, göz retinasının üzerine direkt olarak şekilleri çizen bir aygıt olarak tasarımlanan "Gerçek Retina Göstergesi" ile ince hafif hücreler tabakasının bulunduğu gözün arkasının birbirine bağlanmasıdır. Furness, "Bu sanki bir film projektörünü alıp gözün üzerine direkt olarak yansıtmaya benziyor" diyor ve devam ediyor; "Bakmak için bir perde yaratmaktansa bu perdeden çıkan ışınları yaratırız. Işık retinaya ulaştığında şekil gerçekten oradaymış gibi görünür. Fakat değildir. Bu gerçek olmayan bir şekildir." Yüksek teknoloji ürünü olan bir gözlük basit bir evrak çantası görünümündeki bir bilgisayara bağlanır. Bilgisayara giren herhangi bir görüntüyü gözden geçiren bir çevirgeç işaretleri lif optik kordonuyla gözlüklere gönderir. Sonra mikro-göstergeler işaretleri renkli şekillere çevirir ve düşük güçlü lazer ışını aracılığı ile kullanarak üzerinde bu şekilleri oluşturur. Sonuçta oluşan görüntü görülenin tam resmidir ve görüntünün standart alanı üzerine eklenir yani takviye ederek daha olağanüstü bir görüntü oluşturur. Aygıt hala deneniyor. Furness, aygıtın kemere rahatça takılan paket sigara şeklinde bir birime indirileceğini ama 1999´da piyasaya sunulması düşünülen ilk ticari ürünlerin daha büyük olacağını öngörüyor.

İnanılmaz bir gelecege doğru

Furness; "1993´de bir kişi laboratuara geldi, denendi ve kör gözümle bu şekilde çok iyi görebiliyorum dedi. ˚aşırdık ve araştırmaya yeniden başladık." diyor. Furness´in grubu gözleri sonradan yarıyarıya iyileşen bu kişinin birkaç yıl önce otomobil kazasında gözlerini kaybettiğini öğrendiler. Işığın retinaya ulaşmasını engelleyen ve gözde fiili körlük yaratan yara içi dokusu bozulmuştu. Fakat retinanın kendisi bozulmamıştı ve aygıttan gelen görüntü yara izinin dokusunda küçük yarıklar boyunca oluştu. Bu beklenmedik olayın keşfi Furness´e, bazı kazalardan sonra tekrar görebilmek için insanlara yardım edebileceğini düşündürdü. Furness, bazı şeyleri değiştireceğine inanıyor ve "Aşırı görmenin bir çeşidini insanlara verebiliriz" diyor. Biyonik gözler yaratmak gibi. Sonunda Phantom gibi yeni teknolojilerle Jüpiter ve Görme Aygıtı gibi hayal, ses ve dokunmayla meydana getirilen bilgisayarlar ortaya çıkıyor. Gelecek çok farklı ve inanılmaz olacaktır; belki de hayallerimizin ötesinde...

Algının Döner Kapıları

Duyumsal gizemler dünyayı algılamanın birçok yolu olduğunu gösterirler. Somerville´de yaşayan 35 yaşındaki konuşma araştırmacısı Karen Chenausky, "Bu göbek deliğinizi keşfetmeniz gibi bir şey" diyor. "Bazı zamanlarda farkına varır ve onunla oynamaya başlansınız. Bir süre sonra sıkılırsınız çünkü herkesin sahip olduğunu anlarsınız." Karen, başka bir deneyime neden olan bir duyu organının, duyum ikiliğini araştırıyor. ÷rneğin, Karen duyum ikiliğine iyi bir örnek veriyor; Renkli duyum. Ona göre ses ve görme birbirine karışık iki olaydır. Harf ve kelimelerin farklı tonları elde olmadan insan kafasında farklı ve canlı renkler uyandırır. Rus roman yazarı Vladimir Nasokow, iyi bir örnektir. Konuşma ve bellekle ilgili inceleme yazısında, seslerin kendi özel alfabetik paletini anlatmaktadır; "Yeşil grupta kızılağaç yaprağı (f), olgunlaşmamış elma (p) ve şamfıstığı (t) bulunmakta. Kahverengi grupta zengin yumuşak lastik tonları (g) ve koyu renkli ayakkabı bağı (h) bulunmaktadır." Nabomow gibi Karen de "Duyum ikiliği dünyayı algılamanın bir yoludur" diyor. Geçen 300 yıldan beri bilinen duyum ikiliği sözcüğü, Eski Yunanca´daki (syn-birlikte) ve (aisthessis-algılamak)den gelmektedir ve bu bir gizemdir. Bilim adamları neden ve nasıl üzerinde tartışırlar. Bu konu üzerinde ünlü olan ve bilimsel kitaplar yazan sinir mütehassısı Richard Cytowic´e göre bir milyonda sadece on kişi "Sintezik"dir veya her 200 kişide birisi kelimeleri, harfleri ya da numaraları duyduğunda otomatik olarak renkleri görür. Cytowic duygular ve anıların işleme tabii tutulduğu yeri ve beynin en eski bölümlerinden biri olan limbik sistemdeki duyu ikiliği ile ilgili kaynağı izliyor. Kuramına göre Sintezi, dünyayı görmenin ilkel yoludur. Cytowic, "Duyum ikiliği içimizdeki normal bir beyin fonksiyonudur. Fakat çalışması bilince ulaşır. Memelilerin nasıl gördüğünün, duyduğunun, kokladığının, tat aldığının ve hissettiğinin saklandığı bir bellektir" diyor. Diğer araştırmacılar beş duyu organını kontrol eden beynin bölümleri arasında Sintezi´yi araştırıyor. Ontario´daki McMaster İniversitesi´nden Daphne Maurer sadece ses değil örneğin koklama, tat alma, dokunma duyuları konusunda yeni doğan bebeklerin sintezik sıkıntı çektiğini belirtiyor. Dört aydan sonra bebeklerin korteksleri yeterince olgunlaşıyor ve duyum ikiliği zayıflıyor; teori üzerinde araştırma yapan Cambridge İniversitesi Deneysel Psikoloji Bölümü´nden Simon Baron-Cohen "Bebeklerin beyinleri sonraki hayatlarında gerekecek olandan çok daha fazla sinirsel bağlara sahiptir" diyor ve ekliyor; "Bağların çoğu zaman içinde azalır veya yokolur. Sintezik insanlar bu bağların bir kısmını veya tamanını kaybetmeyen insanlar olabilirler." Cytowic ise konuyu şimdilik noktalıyor;"Sintezi bir hastalık değildir ama bir ödüldür duyu organlarınızın ötesinde çok daha fazla şeyler verir. Ama en önemlisi uyuşturucuya karşı tek çare olmasıdır çünkü tüm bağımlıların sinirsel zaaflarını giderdiği gibi, bağımlılığı da engeller."

(1/4/2007) Kategori: Parapsikiloji | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Kendi rüya sözlüğünüzü yapın

Bilim ve Duyu Dışı Algılama

Kişisel rüya sözlüğünüz için sizlere bir metod önerebiliriz; Bu metod Freud, Jung ve diğer psikologların düşüncelerinden etkilenilerek düşünülmüş ve denenerek olumlu sonuçlara ulaşmıştır; Önemli olan istek, kararlılık ve sabırdır;

1. Gördüğünüz ve hatırladığınız rüyayı kalkar kalkmaz ya birine hemen anlatın veya bir teybe kaydedin, olmadı yazın.

2. Rüyada gördüğünüz sembolleri tanımlayın. Yani bir masayı, altın bir yüzüğü veya bir atı.

3. Bu sembollerin ortak yönlerini arayın. Bir yolda gidiyorsunuz,karşınızda bir beyaz at duruyor gibi...

4. Rüyanızdaki sahneleri sinema planları gibi sahnelere bölün ve her olayı birbirinden ayırın. Yol sahnesi, at sahnesi, yüzük takma sahnesi gibi...

5. Her sahne arasındaki ilişki sembolünü arayın; "Yolda yürüyordum, atın yanına geldim ve at bana baktı, yorulmuştum, binmemi istiyor gibiydi..." şeklinde . Atın yanına gelmek ve Atın bakması gibi...

6. Sonra her sahneyi kendinizce yorumlamaya çalışın ama ayrı ayrı olsun yani her sahnenin ana fikrini bulun. Bu sahne yorgunluk, bu sahne uzun ve bozuk yol gibi...

7. Pozitif bir sonuç çıkartmaya kendinizi koşullayın. Rüya sonrasında bir sonraki rüyaya kadar geçen sürede olanları bu sonuçla mantık çerçevesi içinde bütünleştirmeye çalışın.

8. Eğer isterseniz genel yorum kitaplarından sonuç çıkarın ve benimsediğinizi kullanın. Ve sonra bunların tümünü bu işe ayırdığınız özel bir deftere kaydedin.


Bütün bu aşamalardan sonra, elbette ki ilk kayıtlarınız size pek bir kazanç sağlamayacaktır. Ama bir kaç aydan sora elinizden kendi rüya sözlüğünüz olacak ve arada benzer görüntülerle,olan olaylar arasında benzer ve uygun yollar olduğunu göreceksiniz.

(1/4/2007) Kategori: Parapsikiloji | Yorum (1) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Ölümsüzlüğün sırları




Ölümsüzlüğün kapısı aralanıyor!

Kamuoyu olan biteni duymadan bilim dünyası, ölümsüzlük peşinde; ölümsüzlüğü arayan ve hatta yakaladığını iddia eden gruplar var artık. Öte yandan, insan bedeninin ölmek için doğmadığı da iddia ediliyor; eğer ölümsüzlük fikri bilinçaltımızda yer alır ve hücrelerimize işlerse ölmeyebiliriz...

Ya böyle olursa, acaba nasıl bir dünyamız olur?

Darwin´e göre, Homo Sapiens yani biz evrimin en üst düzeyindeyiz, bunun göstergesi ise beslenmek için bir süper-yokedici olmamız. Modern bilim ve teknoloji, çok uzun bir zamandan beri, insanın hayvanlardan daha üstün olduğunu tanımlamak ve kesinleştirmek için mücadele ediyor, bunun için tek bir engel var; doğanın kontrolu, eğer doğayı kontrol edebilirsek daha da doğrusu hayvanların yaptığı gibi doğa ile bütünleşebilirsek sonuca ulaşacağız. Ve doğayı kontrol etmemizin en önemli hedefi ise ölüm yani ölümü yenmek. Bilim ne yaparsa yapsın, ne kadar çabalarsa çabalasın yine de insanlar ölümün kurbanı olmaktan kurtulamıyorlar. Araştırmalar sürüyor, acaba ölümü yenmeyi başaracak mıyız? Daha ne kadar zamana ihtiyacımız var?

İnsan yaşamının süresi on yılda bir fizyolojik olarak artar. Beslenme sistemimizdeki düzelme ve gelişim, tıbbın başarıları ve sağladığı güven, göreceli olsa da kentsel yaşamın güvenliği ve son zamanlarda ilerleyen genetik araştırmalar gösteriyor ki, bazı yönlerden mekanik olsa da, çok yavaş bir tempoda yaşlanmayı kontrol edebiliyoruz. Şimdiye kadar, insanların yaşlanmakdan ölmeleri kaçınılmaz bir programdaki genetik bir kod olarak düşünülüyordu, birçok insan yeni buluşları bekliyor, en yeni ilaçları yutuyor, yaşam biçimlerini değiştiriyor ve uzun yaşamı kovalıyor. Yüzyıllar geçtikten sonra ilk kez, insan kültürü doğal ölümsüzlüğü hak ettiğinin bilincinde ve bunu istiyor.

DNA´nın ihaneti

İnsan bedeni, temel olarak kendini yenileyen ve onaran bir yapıdır; her üç günde bir deri elbisemiz yenilenir çünkü hücreler sabit olarak bölünür ve çoğalırlar ama bunun da bir sınırı vardır. Derinin büyük kayba uğradığı hallerde yetişemezler. Birçok hücre yaşlanır, DNA bunu engelleyemez veya DNA yenilenmez, zincir genetik olarak proteinlerin hasar görmesi için serbest bırakılmıştır. Berkley Üniversitesi´nden molekül bioloğu Judith Campisi, deri ve bağışıklık sistemindeki yaşlı hücre kümelerinin, 70 yaşlarındayken 30 yaşlarındakilere göre üst düzeylerde olduğunu tanımlandı. Bu iki sistemdeki yüksek oranda hücre bölünmesi öncelikle görünür yaş demekti. Öyleyse yaşlanma oluşumu için kayıp ve hasar daha çok hücre gruplarının sorumluluğundaydı. Bitkinlik, bedenin yıpranmasının doğal sonucudur, kromozomlar DNA´nın ayakkabı bağı benzeri yapısıyla ilişkilidir, DNA başlıklarına ise "Telomer" denir, bunlar DNA zincirinin veya bağının dağılmasını engellerler ve kromozomlar her bölündüklerinde yeni DNA zincirinin oluşturmak için hazırdırlar ama telomerler bunu kısa tutarlar veya uzun sürmesine engel olurlar.

Sonuç olarak, telomerler yeni DNA´nın oluşması için gereken sürenin kromozomlar tarafından kullanılmasına izin vermezler. Hücrelerin içini bir reaktöre benzetebiliriz, hücre sürekli yakıt üretir. Yaşlı insanlardan alınan hücrelerin araştırılması, bu yakıtın daha döllenmeden hemen sonra bir fetüs halindeyken tüketilmeye başlandığı göstermiştir. Kuramsal olarak, hücrelerin bu kadar hızlı ve çok çalışmasını engellemek ve yakıt tüketimini azaltmak mümkündür ama bu henüz kuram aşamasındadır. Çünkü hücrelerin insan olduktan sonra neden böyle çalıştıklarının cevabı henüz yoktur. Beden, enerjisinin büyük kısmını, yemekten sonra hazmederken kullanır, bir çok insanın metabolizması yavaştır, bazıları ise diet yaparak bu enerjinin kullanımını azaltmaya gayret ederler. Biologlar, laboratuar farelerinin yiyeceklerini ikiye bölüp azaltarak, yaşamlarını % 40 oranda uzatmayı başardılar. Los Angeles California Üniversitesi´nden biolog Roy Walford, günlük ihtiyacı olan 3000 kaloriyi, 1800´e indirerek, 120. yaşını kutlamayı umut ediyor. Walford´a göre yiyeceklerin azaltılması ve daha önemlisi doğru alınması, sağlıklı hücrelerin zarar verici ve yıkıcı protein gruplarından korunması yolunda ciddi bir adımdır. Özellikle de, E vitamini gibi antioxsidant vitaminlerin üst düzeyleri çok yararlı olmaktadır.

Ölümsüzlük yasal mı?

Biolojik araştırmaların umulmadık sonuçları yaşlanma oluşumunda yeni buluşları ortaya koyuyor ama normal olarak bunlar kısaltılmış olarak ancak özel tıbbi veya bilimsel yayınlarda yer alıyorlar ve toplum bunlardan haberdar olamıyor. Bunun için bir kuruluş oluşturuldu; "Yaşamı Uzatma Vakfı" kar amacı gütmeyen bir örgüt ve işi sağlıklı uzun ömür araştırmalarını duyurmak ve desteklemek; son haberler iletiliyor, yeni teknikler tanıtılıyor ve yeni ürünler duyuruluyor. Kuruluşun amacı, üyelerinin uzun yaşamaları için yardımcı olmak ve gelecekte gerekecek fonları yaratmak; ana hedef ise fiziksel ölümsüzlük. Slogan olarak da "Biz çabuk yaşlanmıyoruz, çabuk ölmüyoruz" diyorlar. 16 yıl evvel Hollywood´da Saul Kent ve William Faloon tarafından kurulan "Yaşamı Uzatma Vakfı"nın başı yasalarla dertte. Öncelikle önerdikleri özel beslenme metodları ve ilaçlara karşı çıkmaları yüzünden, FDA "ABD Beslenme ve İlaç Dairesi" tarafından sıkıştırılıyorlar. Ticari sistemin dışında olmaları bir diğer handikap. En büyük savaş ise, son yılların ünlü gençlik ilacı olan Melatonin için yaşandı ve yaşanıyor. Melatonin bir hormon ve bedeni yeniliyor. "Yaşamı Uzatma Vakfı", Melatonin´nin ticari amaçlı tıp kuruluşları ve doktorlar tarafından kontrol edilmesine karşı çıkıyor, benzeri diğer alternatif sağlık kuruluşları tarafından da desteklenen bu mücadelenin amacı ise, Melatonin ürünlerinin serbest ve ucuz satılması. Uzun süreli hastaların ilacı kullanmaya bütçeleri yetmiyor, buna rağmen dev ilaç tröstleri buna hiç aldırmadan kısıtlamayı sürdürüyorlar ve savaş sürüyor.

Onlar ölümü reddediyorlar ?

Öte yandan, ölümsüzlüğün şu anda varolduğunu da söyleyebiliriz. Uluslararası Ebedi Toplum Organizasyonu adlı kuruluş üç kişiyi ölümsüz olarak ilan etti; Charles P. Brown, Berna Deane ve James R. Stroke bir sosyal program oluşturdular; fiziksel ölümsüzlüğün bedenlerimizde gerçekten şifrelendiğini iddia ediyorlar, hücreler buna hazırlar, iş sadece onları bu oluşum için uyandırmakta. Bu üç ilginç insan "Together Forever-Ebediyen Beraber" adlı bir kitap yazarak olayı iyice tırmandırdılar; bakın ne yazmışlar; "Ölümsüzlük hücrelerini hissediyoruz, beden ölüm uykusuna benzeyen derin uyku nedeniyle buna zaten deneyimli. Ölümsüzlük zaten insanın en büyük arzusu ve amacı olarak hücrelerimizde her an titreşmektedir ve bu titreşim enerjisi hücrelerimizle bilincimiz arasında karşılıklıdır; derinlerde bunu anımsıyoruz; sürekli olarak, evet, ölümsüz doğdum, ölmek için doğmadım, demeliyiz; işte hücrenin uyanışı budur..."

Bu üç kişi, kendileri gibi düşünenleri biraraya toplayarak Scottsdale Arizona´da bir komün oluşturdular. Orada ilahi ölümsüzlüğü, fiziksel yenilenmeyi kovalarken, bedenlerini temizlemeye çalışıyorlar. O kadar ilginç düşünceleri var ki, oluşturdukları ölümsüzlük enerjisinin kendilerini kazalardan koruyacağına da inanıyorlar. Bütün bunlar bir yana ama bu olaya bilim dünyasının olumlu baktığı tek birşey var; o da bilinçaltının ölümü ve öleceğini önceden kabullenmiş olması, ama bu bir kuram, henüz bilinmeyen bir yöntemle bilinçaltı ölümü reddederse acaba neler olacaktır? Örnek ise, ölümcül hastaların çok azında görülen ölüme direnme gücü ve sonunda hastalığı yenmeleri; onlar ölümü reddediyorlar ve Azrail eli boş yerine dönüyor; İşte, gizem burada ama nasıl?

İnsanın ötesi...

Felsefi olarak İnsanlık mental, fiziksel ve sosyal olarak üst düzeylere ulaşma uğraşı içinde. Ölümsüzlükçüler, şu an içinde bulunduğumuz evrim düzeyinin çok uzadığı düşüncesindeler. Buna inananlar içinde bilindiği gibi, bedenlerini iddialara göre hemen ölmeden evvel ve genel olarak da ölür ölmez likit nitrojen içinde donduranlar bulunuyor. Bir kısmı ise, ölümsüzlüğün insanların bilinçlenmesiyle oluşacağını düşünüyorlar. Tıp ve psikoloji, insanın kişiliğinin nereden kaynaklandığını söyleyemiyor ama biyoloji şunu belirleyebilir; dünyasal insan düşüncesinden ve mental oluşumdan, beyinde çalışan elektriksel sinyaller sorumluysa ve eğer insan kişiliği veya ruh, beyinde bir etki doğuruyorsa yani söz konusu elektriksel sinyallere neden oluyorsa ve benzer bir etkiyi yapay bir beyinde yaratamıyorsak, öyleyse herşey kimyasal değildir ve ayrı, farklı birşey biryerlerde vardır. Bilgisayarları aklınıza getirin; bilgisayarın "hardware" denen teknik yeterliliği yani bedeni vardır, her program "software" ise bir kişiliktir; bedenin yani bilgisayarın farklı özelliklerini ayrı düzeylerde kullanır, hele bir de bilgisayarın ana belleği çok büyük veya genişse. Ama sorun hızdır, bilgisayar insandan hızlı bir hesabı yapabilir fakat bunu nasıl yapacağını kendi düşünemez. Anlaşılabildiyse, beden=bilgisayar ile program=kişilik/ruh benzerliği olabildiğince ortadadır.

Sonuçta görülüyor ki, insan ölümsüzlüğe, bilinç olarak, bilgelik olarak, istek olarak, hatta tıbbi olarak hazırdır ama yaşam biçimi olarak, tüm alışkanlıklarıyla ve oluşturduğu sistemlerle hazır değildir. Buna daha çok zaman var; belki de gerçekten evrim artık yeni bir aşamaya yani insanötesi insan aşamasına geçmeli...

Ölümsüzlük bizi melek veya vampir mi yapacak?

Her ne olursa olsun, ölümsüzlük gibi evrensel bir konunun karşısında olduğumuzda, öncelikle olumlu düşünmeliyiz. Ama dünyasal sorunlarımız vardır ve bunlar bizi korkutabilir; özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri´ndeki nüfus yoğunluğu ciddi ve endişe vericidir. Savaşlar sadece kaynakların ele geçirilmesi gibi basit ve ilkel bir neden için yapılmaktadır; doğal afetler ve açlık etkin ve öldürücüdür. Zengin azınlıklar gelişirken, fakir çoğunluk açlıktan ölmektedir; Bu arada, gelişmiş ülkelerde işşizlik dev oranlarda büyürken, emeklilik yaşının 65 yaş civarlarında olması, 20-40 yaş arasındaki kuşağın çalışma gücüne katılımını engellemektedir. Emeklilik ödemeleri, 80 yılı aşan uzun bir yaşam ortalamasında devletlere çok pahalıya malolacaktır hatta yıkıma neden olabilir. Ölümsüzler yaşam desteğini nereden alacaklar ve kendi dölleriyle nasıl rekabet edeceklerdir? Buna karşın bazı ölümsüzlükçülere göre, ölüm korkusunun kalkması toplumun beklentilerini ve sonuçta düzenini değiştirecektir. Tüm isteklerimizi, bir anda elde edemeyiz. Doğuştan gelen değerlerimiz ve tanımlamalarımız vardır önce bunları tolere etmeyi öğrenmemiz gerekecektir; Öte yandan, ölüm korkusu olmazsa, kaybedecek bir şeyimiz kalmaz. Eğer önümüzdeki bin yıl içinde ölümsüz olursak, ya bir melek ya da bir vampir olacağımız kesindir; bugün ektiğimiz tohumlara göre sonucu bekleyip göreceğiz.

(1/4/2007) Kategori: Parapsikiloji | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti

PSI ile kumarda milyarlar kazanılırmı?

Las Vegas, Nevada Üniversitesi´nde kurulan Bilinçaltı Araştırma Laboratuarı´nın müdürü olan Dean Radin kuşkucuların sık sık sordukları soruya cevap veriyor; "Medyumlar neden kumar masalarını ve makinelerini iflas ettiremiyorlar?" Radin´in cevabı şöyle; "Yarı çıplak kadınlar, bedava yiyecekler, su gibi akan içki ve parlayan ışıklar sizi şaşırtmak için düzenlenmiştir. PSI koşullarını, bu ortamda oluşturmak zordur. Bunun yanında pşisik-medyumlar sayısal serilere girmekte zorlanıyorlar. Bu da piyangoları neden kazanamadıklarını açıklıyor. Gelecekten haber veren kişiler çoğu zaman yanılırlar. Fakat bazı anlar vardır ki, o anlarda PSI daha dosttur ve yararlıdır. Kısacası PSI koşulları özel ve özgündürler. Keyfe keder kullanılamazlar." Araştırmacı James Spottiswoode, sabit yıldızların hareketlerine göre hesaplanan özel zamana göre, 13 saat sonunda laboratuarlarda PSI´nin yoğunluğunun dört kat arttığını söylüyor. Ve Radin, kumarhanelerde aylık % 2´lik bir yükseliş oranını bularak dolunay dönemlerinde kazananların arttığını söyledi. Radin, dünyanın manyetik alanındaki karmaşanın azalmasıyla PSI´nin oluştuğu görüşünde. Ama değişimler o kadar önemli değil. Büyük ikramiyenin kazanılması yine şansa bağlı. Bir dolunay gecesinde 5 dolar yerine 10 dolar kazanıyorsunuz. İşte hepsi bu...

(1/4/2007) Kategori: Parapsikiloji | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Parapsikoloji inanç değil bilgidir


"PSI İnanç Değil, Bir Bilgidir..."

Rhine Araştırma Merkezi´ne gitmek için ne bir inanan ne de bir alaycı olmanız gerekmiyor. Amerikalı´ların % 60´ı gibi bir agnostik olmanız yeterli. Şimdi yine deneye geri dönelim; "Kırmızı ışıklı küçük bir odada ipuçlarını bulabilecek miyim? Şu ana kadar görüş alanımdan sızanlar izlenmeye başlandı. Örümceğe benzer kaşlar, memeli hayvan yüzleri.Kıllı, örümcek ve maymun karmaşaları. Kafamdan güzel diye geçiriyorum. Kürklü ama gözleri bir maymuna benziyor ama bu ne? Yarasa ya da bir fare. Bir de havuç var, ayıklanmış ama yapışkan. Peki, bunlar nedir? Yarım saat sonra Alexander kulaklıklardan konuşmaya başladı. Şimdi gözlerini açabilirsin dedi. Bir video monitöründeki imajlar serisinden bir tanesini seçmeliyim. Steinmetz´in beni yollamaya çalıştığını düşünüyorum. İlk resim altın bir aztek maskesini gösteriyor. İkincisinde, bir bahçede duran bir adam ve bir kadının birbirlerini yakmaya çalışmaları. Kalbim hızla çarpıyor fakat bekledim. Dördüncü resim iki adamın boynuzlarla oynamasını gösteriyor. Kedi ve fareyi tekrar görüp göremeyeceğimi sordum. ´Belki yanlış yaptım´ dedim. Fakat Steinmetz, kıllı yaratıkların resmini sallayarak içeri girdiğinde o kadar çok şaşırmadım. Rhine Araştırma Merkezi´nin şefi parapsikolog Richard Broughton titizlikle düzenlenmiş bürosunda ´Ben PSI´ye inanmıyorum" diyor ve "Bu bir inanç meselesi değil, bilginin özüdür´ diye ekliyor."

(1/4/2007) Kategori: Parapsikiloji | Yorum (1) Yorum yaz! Kalici Baglanti

« Önceki Sayfa |1 / 48 | Sonraki Sayfa »