Master OF Horror
III. Vlad
Voyvoda III. Vlad, Drakula ya da Kazıklı Voyvoda (Rumence: Voyvoda Tepeş) 1448, 1456-1462 yılları arası ve 1476 yıllarında Eflak beyliğinin voyvodası (prens) idi.
Voyvoda III. Vlad düşmanlarını (özellikle esir aldığı Osmanlı askerlerini) kazıklara çakarak işkenceyle öldürmesiyle tarihe geçmiştir. Sonradan Bram Stoker'ın Drakula romanına ve Drakula filmlerine konu olmuştur.
Osmanlılar'a yenilen Vlad'ın babası onu rehin olarak Osmanlılar'a vermişti. Yaşamının bir kısmını Osmanlılar'ın elinde tutsak olarak yaşadı. Osmanlılar'ın egemenliğini kabul ederek Eflak'ın başına geçti. 1462 yılında Fatih Sultan Mehmet Eflak seferine çıkarak Vlad'ın ordularını yendi ve Eflak'ı Osmanlı Devletine yeniden bağladı. 1476'da Vlad tekrar baş kaldırdı ama gene Osmanlı ordularına yenildi. Bu sefer öldürüldü ve kesilen başı öldürüldüğünü ispat etmek için İstanbul'a gönderildi. [kaynak belirtilmeli]NOT:Kral Corvinus Voyvoda Vlad'a kızıp Eflakı işgal etti ve 1462-1466 yılları arasında Voyvodayı BUDA da hapsetti.Ama sonra serbest kaldı yine eflaka döndü ve kral oldu.Ayrıca voyvoda avrupada çok değişik silah diyebileceğimiz bir taktik kullandı.ilk defa kullanan voyvoda idi.bu silah şöyle ortaya çıkmıştır:Fatih Sultan Mehmet'in voyvoda nın bazı kaynaklara göre 20.000 türkü öldürmesi üzerine kızar ve TARGOVİSTE kalesini bizzat kendi sefere çıkarak işgal eder.Voyvoda Vlad kaçar ancak:bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmamak ve kazığa geçirilmiş müslümanların cesetlerini bırakmak siyaseti uyguladı. terkettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı. tüm hayvanları bile öldürttü. hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve türklerin arasına karışmaya teşvik etti.bu şekilde vebalıları salması ile yeni bir taktik ve silah olmuştur.ayrıca: mahmut paşa'nın hatıratına göre çok uzun mesafeler boyunca asker içilecek bir damla bile su bulamadı. sıcak dayanılır gibi değildi.
türk askeri targoviste'ye ulaştığında sultan mehmed'in gördüğü manzara ""yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçer. alan yaklaşık üç kilometre boyunda bir kilometre enindedir. yerde uzun kazıklar dikilidir. yaklaşık 20bin kadar insan erkek, kadın, ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdadır. bu kadar çok insanı kazıkta gören türk askerinin maneviyatı bozulur aklını kaçıracak duruma gelir.pek inandırıcı gelmese de voyvoda vlad ın ölümüne dair şöyle bir söylenti vardır: 1474 yılında komutasına geçtiği bir askeri birlikle eflak beyliğini tekrar ele geçirmek üzere harekete geçer. kuzeni stefan cel mare de yanındadır. ancak bu olay vlad'ın şimdi bile tam açıklığa kavuşmamış gizemli bir şekilde ölümüyle sonuçlanır. ölümü (pek inandırıcı gelmese de) şöyle hikaye edilmektedir: "dracula'nın ordusu türkleri amansız bir şekilde keyifle öldürmeye başlamıştı. dracula türkleri öldürmekte olan askerlerini daha iyi görebilmek için bir tepeden aşağı doğru(askerleri ve arkadaşlarından ayrı bir şekilde) inmekte iken bazı askerleri onu türk sanmıştır. biri mızrağını saplar. ancak kendi askerlerinin kendisine saldırdığını gören dracula kılıcıyla suikastçılarından beşini öldürür. ancak aldığı çok sayıda mızrak darbesiyle sonunda öldürülür. (LÂKİN HÂLÂ BU ÖLÜM BİR AÇIKLIĞA KAVUŞMAMIŞTIR)
Drakula'nın şatosu olarak bilinen Karpat dağlarındaki Bran Şatosu Veliaht Dominic Von Habsburg'a Romanya'da törenle 26 Mayıs 2006'da geri iade edildi. Romanya 1948 yılında şatoya el koymuştu.
(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Vampir gerçektir. Vampirler var ve yaşıyorlar; bu bir düşünce alanı ve
alternatif bir realite; öyle bir realite ki günlük yaşamın içine
tamamen nüfuz etmiş durumda; zamanınızı rutin işlerle uğraşarak
geçiriyorsunuz yani yemek, içmek ve rahatlamak gibi ve komşu
dairenizde, yândaki apartmanda ya da evde veya yakın bir kasabada veya
kentte çok farklı bir yaşam sürdüren biri olabilir; bu yaşam gizli bir
yaşamdır çünkü bir ‘Vampir Realitesi’dir. Kimler bu realitenin
içindeler? Öncelikle onlar vampir olarak yaşıyorlar; tamamen gerçekler;
sizin gibi etten ve kemikten oluşmuşlar ama ölümsüzler, bazıları
ölümden geri dönmüş; ruhları vampir; bazıları fantastik, bazıları ise
vampiri; aralarında gruplaşıyorlar; kurbanları var; vampir avcıları ve
araştırmacıları var. Vampir realitesi bir kaleydoskop gibidir; çok
yüzlüdür, temelde sabit kalmak şartıyla rengini, şeklini sürekli
değiştirir. Bakan kişi devamlı değişen desenler görür; bu belki sıradan
bir yaşam için de geçerli olabilir, biz her ne kadar kolektif ve
tanımlanmış bir evrende yaşıyorsak da, her birimiz kalbimizin
derinliklerinde bir tutam gerçek ve inanç taşırız, bu bizim kişisel
evrenimizdir, görünümlerin bireylere göre çeşitlenen perspektifleridir.
Her birey sonuçta gördüğü gerçeğe göre yaşar. Vampir Realitesine
girerken öncelikle onların eşsiz perspektifini görürüz; işte bu,
onların öz gerçeğidir. Vampir Realitesi bir başkasının Vampir
Realitesinden farklıdır; burada doğru veya yanlış yoktur sadece
farklılık vardır. Bazıları tüm zamanlarını Vampir Realitesi'ni
yaşayarak geçirirler, bazıları rüyalarında, fantezilerinde, o alanda
gezinirler ve bilinmeyenle beklenmedik bir anda buluşurlar. Vampir
Realitesi'ni ziyaret etmek olasıdır. Şimdi oraya gidiyoruz ve onların
yaşamlarından kesitler göreceğiz. Vampirler, vampir kurbanları,
avcılar, araştırmacılar ve hayalciler işte oradalar...”
Bunları ben söylmiyorum. Bunları Rosemary Ellen Guiley söylüyor.
Kendisi belkide dünyanın tek vampir araştırmacısı; neredeyse dünyanın
yarısını dolaşarak, yaklaşık bin sayfalık bir dosya oluşturdu. Çeşitli
ülkelerdeki yüzden fazla vampir derneği ile görüştü, sayısız insanla
görüştü. Elde ettiği sonuçlar öylesine ilginçti ki, öğrenim kurumları
tarafından kullanılmak üzere ciddi ödemeler yapılarak
satın alındı.
Vampirler standart değildir!
Webster Sözlüğü'nü açtığınızda Vampir sözcüğünün karşısında şu yazar;
“Ölü bir insanın canlanmasına veya geceleri mezardan çıkmasına inanmak;
vampirler uyuyan insanların kanlarını emerler.”
Guiley, sondaki uyuyan insanların kanlarının emilmesi bölümünün saçma
olduğunu söylüyor ve ekliyor; “Aslında tümü saçma, herkes vampir
tanımını aynen yapamaz, genelde filmlerden ve kitaplardan etkilenilir.
Ortada hep ölümsüz, fiziksel ve seksüel yönden çok güçlü, yapmacık,
geceleri yaşayan ve doğaüstü güçlere sahip bir yaratığın olduğu
sanılır. Bu saçma inançlara göre bir vampir, kötülük doludur çünkü
yaşayan insanların kanlarını emerek yaşamını sürdürür, oysa bu
doğaüstülük ve ölümsüzlük için işe yaramaz. Sonuç olarak bütün bunlar
vampire folklorundan kaynaklanırlar ve gerçekten uzaktırlar.”
Gerçekten de vampir inancı Slav folklorundan doğmuştur; mezardan çıkan
ölüler, kötü ruhlar, şeytani yaratıklar, kan içen doğaüstü güce sahip
insanlar, kurt adamlar veya cadılar veya hayvani şekillere dönüşmeler;
daha ne ararsanız arayın; tümünü Slav folklorunda bulabilirsiniz. Ama
Guiley, böyle standart özelliklere sahip iddia edilen biçimde bir
vampirin olmadığını söylüyor. Aksine vampirler doğal ortama kendilerini
uydurmaya muktedirdirler ve gelişimleri sürekli aldatıcı görünüşler
halindedir; amaç kolektif insan bilincini yanıltmaktır. Bu tanım,
aslında Vampir Realitesi'nin arzuladığı tanımlamanın doğrultusundadır
ve bilinçlidir.
Vampirimsi vampirler!
Guiley, yıllarca süren araştırması sırasında, ne Bram Stoker'ın
Dracula'sına, ne de Anne Rice'in Lestat'ına veya Armand'ına
rastlamadığını belirtiyor. Bunlar gerçekten birer kurgu/fantezi, bu tür
tiplemeler aslında arzulanan istenen vampir tiplemeleri yani toplumun
bilinçaltı atamaları; güncel sinemada bu daha belirgindir; artık
vampirler Klaus Kinski, Christopher Lee veya Bela Lugosi gibi çirkin
değil, Gary Oldman, Antonio Banderas veya Tom Cruise gibi yakışıklı ve
seksidirler, seyirci onların kazanmasını açık açık ister ve taraflarını
tutar. Guiley'in ideal vampirin elbette doğaüstü olacağını ama bunun
alternatif realite gereği anl***** geldiğini söylüyor; asıl gizem eğer
dikkat edilirse buradadır ve vampirin doğaüstülüğü buradadır yani
alternatif olmasında... Gerçek vampirler her şeyden evvel, genelde kan
fetişisti değiller. Bireysel olarak bazıları insan veya hayvan kanını
şiddetle arzu ediyorlar. Bu arzu kan tadını sevmek veya biraz seksüel
ya da majikal bir ritüel sonucunda oluşabilir, bazıları sağlık, uzun
ömür ve majikal güç sağlamak gibi nedenleri ortaya koyuyorlar. Birçok
kan içici, basit ve saf insanlar, vampir inançlarıyla ya da doğaüstü
güçlerle hiç ilgilenmiyorlar. En iyisi, onları "vampir gibi" diye
tanımlamak çünkü gerçekten geleneksel veya kurgusal vampir gibiler; kan
tüketiyorlar. Bazı kan içme olaylarının içeriğinde kurbanların kanını
içme faktörü kıskançlıktan veya kinden kaynaklanıyor. Bunlar gerçek
vampir değiller, sadece vahşi bir biçimde öldürüyorlar. Anemi
hastalığına tutulmuş olanları hariç tutabiliriz; kan hastalıklarının
kan içme tutkusuna neden olduğu görülmüştür ama biz bu olayları
vampirlik saymıyoruz.
Guiley'in kadın ve erkek vampirleri vampir olduklarını açıkça
söylüyorlar ve uzun zamandır bütünüyle insan olmadıkları inancındalar.
Çoğu, bir başka vampir nedeniyle vampir olduklarını anlatıyor;
vampirleşmenin temel nedeni yapılan ayinlerdeki kan değişiminden
kaynaklanıyor; yani kan kardeşi olmak gibi... Hiçbirisi yüzlerce
yaşında olduğunu iddia etmiyor ama çoğu yaşlanmanın yavaşladığını
belirtiyorlar ve bunun nedeni kan içmek değil; neden olarak Kolektif
Oluşum Alanı'nı yani bilinci koşullandırmayı gösteriyorlar. Yine
hiçbirisi, havada yarasaya dönüşerek uçtuğunu iddia etmiyor; sahip
oldukları tek doğaüstü gücün, Vampirizm inancının oluşturduğu yoğun
duyarlılık ve. bazen de önceden algılama olduğunu söylüyorlar. Bazı
açıklamalarda, vampir fobileri yok değil, örneğin sarımsaktan
korkanlar, suyun içinden geçemeyenler hatta aynadan ödü patlayanlar
bile var ama bunların nedeni klasik vampir folklorundan psikolojik
olarak etkilenmekten geliyor. Guiley bir örnek veriyor:
“Tanıdığım vampirler kesin ve dürüst inançlılar; bilinç düzeyinde veya
altında vampir olduklarından eminler. Onlar geceye aitler, gizemi
seviyorlar; gün ışığına karşı duyarlılar ve en önemlisi bireysel yaşamı
seviyorlar, buna karşın sıradan insanlarla yaşamı paylaşmaktan
hoşlanmıyorlar. Ancak, kendilerine benzeyenlerle zaman zaman kan içmek
için bir arada oluyorlar, yaşamlarındaki değişimin kontrol dışı olduğu
inancındalar. Vampire dönüşmenin onları insanlardan ve hatta
kötülüklerden koruduğu düşüncesindeler. Vampir Realitesi'nde
yaşayanların bazıları ruhsal çalışmalarla meşguller, bu gruba ‘Ruhsal
Vampirler’ diyebiliriz, susuzluklarını kanla değil başkalarının yaşam
enerjisini boşaltmakla veya emmekle gideriyorlar, Ruhsal Vampirler daha
dışa dönükler çünkü çevrelerinde insanlara ihtiyaçları var,
kurbanlarını bu yoldan bulabiliyorlar. Onları tanımak daha kolay, aşırı
gece tipi olmaları ve musallat oldukları insanların birkaç saat içinde
tüm enerjilerini yitirmeleri dikkat edilmesi gereken olaylar.”
Jung ve vampirlerin kaynağı...
Psikiyatrinin babası Carl Gustav Jung, Kolektif Bilinç Alanı kuramını
geliştirirken tüm insanlığın ortak bir ruh alanında veya frekansında
bir bütün olduğunu veya iletişimde olduğunu savunuyordu, bu alanda
kolektif anılar ve bastırılmış materyal bulunuyordu. Kolektif
Bilinçaltı zamanın başlangıcından beri, insanlık tarafından
paylaşılmakta, bu depoda ilkel anılar ve örnek tavırlar yani Arşetipler
bulunuyor, işte bu örnekler, bizleri çeşitli biçimlerde etkiliyorlar;
imajinatif olarak rüyalarda, dini inançlarda, mitlerde, sanatta ve
folklorda belirginleşiyorlar. Jung'a göre, Şeytan kötülüğün arşetipi
olarak tanımlanıyor, Toprak Ana inancı, doğumun, ölümün ve yeniden
doğumun arşetipi ve vampirler, onlar da kolektif bilinç altında varlar.
Bu yaklaşım bilimseldir ama hiç kimse tüm bilinmeyenin bireysel veya
kollektif bilinçaltından kaynaklandığını kesin iddia edemez. Zıt bir
teze göre ise, kayda değer olaylar vardır çünkü dışsal ve alternatif
olaylar oluşmaktadırlar.
Vampirizm de bu çerçevenin içinde yer alır. Gerçek ise, herhalde iki
kuramın arasında bir yerdedir... ikisi de diyoruz çünkü kolektif
bilinçaltı kuramı günümüzde reddedilemeyecek bir gelişme içindedir,
filmler, kitaplar, reklamcılık ve pop/kültür kıtalararası boyutta büyük
bir güç oluşturmaktadır. Guiley'in Vampir tiplemeleri içinde görülür
ki, aynı ilgi alanı iki vampirin buluşmalarını sağlamaktadır ama bu
ilgi buluşması bilinç düzeyinde nadir olur, buluşma daha çok
bilinçaltında gerçekleşmektedir. Yıldırım aşkı gibi...
Buyrun! İşte gerçek bir vampir canlı yayında;
Guiley, güncel vampirleri tanımlarken, doğaüstü yanları bir yana hemen
tümünün entelektüel, gösterişli, ukala ve çok şık olduklarını söylüyor;
siyah rengi tercih ediyorlar ve bazıları gecelerini klasik müzik
türünden konserlere giderek geçiriyorlar, sosyo/politik olarak bir
ırka, bir inanca, bir partiye, bir millete ve hatta dünyaya bağımlı
olmaktan hiç hoşlanmıyorlar, kendilerini bunların dışında görüyorlar.
Bir şey daha var; ne olursa olsun ölümden sonra dirileceklerinden
eminler. Guiley'in araştırmasını bir örnek alıntıyla bitirmek
gerekiyor: Örnek vampir ABD'nin doğu kıyısında yaşıyor ve 30
yaşlarında, takma adı Kevin: “Benim öyküm 8 yaşımda başladı, daha
sonraki dönemde lise arkadaşlarımın arasında doğaüstü konularla
ilgilenenler vardı. Bir tanesi Mike'tı ve vampir olduğunu söylüyordu,
yüzü daima makyajlı gibiydi. Lisa adlı bir kız arkadaşı vardı ve Usa
benimle de seksüel ilişkiye girmişti ama Mike buna aldırmıyordu. Lisa
onunla seviştiğinde çevrelerinde ışıkların oluştuğunu söylüyordu ama
benimleyken böyle olmuyordu. Sonra Mike bana yaklaşmaya başladı, cinsel
değildi ama onun gücüne hayret ediyordum; çok kuvvetliydi ve beni tek
eliyle dakikalarca havada tutabiliyordu. Ama onunla her beraberlikten
sonra, kendimi çok güçsüz hissediyordum ve bir sabah uyandığımda Mike'ı
başucumda buldum. Garip bir şekilde gülümseyerek bana dün gece kanla
beslenmeye gittiğini anlattı, kıskanmıştım, ben de bunu yapmak istedim.
Birden gözleri değişti, parlak yeşile dönüşüyordu; bunu hiç
unutamıyorum, 'gözlerin' diye bağırdım ve o gülmeye başladı, sonra beni
ısırmasına izin verdim. O günden sonra beni yönlendirmeye başladı.
Lisa'da aramızdaydı, üçümüz bir arada yaşamaya başladık, geceleri
buluşuyor, bazen birbirimizin kanını emiyor, bazen de hastanelerden
çaldığımız insan kanlarını ve küçük hayvanların kanlarını içiyorduk.
Onlar yokken, kimseyi istemiyordum, gün ışığından nefret ediyordum,
dairem daima loş ve sessizdi. Bir gün, evden çıktım ve yürümeye
başladım, tam üç gün hiç durmadan yürüdüm. Bir daha da ne Mike'ı, ne de
Lisa'yı gördüm. Şimdi burada yaşıyorum. Bazen kendimi yitiririm, kimse
duygularımı anlayamaz, dış dünya beni hiç ilgilendirmiyor; bana kalan
mirasla bu evi aldım, başka bir konuda parayla hiç işim yok. Sadece
kanla beslenmek bana yetiyor. Nasıl mı? Bu bir sır. Yalnızlık bir sorun
ama kan sayesinde bunu giderebiliyorum. Bu uzun yıllardır böyle sürüyor
çünkü Mike'ı idealize ediyorum ama benim kişiliğim ondan daha zayıf,
bazen onun gibi başkalarının dikkatini çekmek istiyorum ama tam o anda
buna niye kalkıştığımı anlayamıyor ve vazgeçiyorum. Evet, aslında ben
Mike'a benzemiyorum, eminim o bir vampirdi ama farklı deneyimleri vardı
ve o daha başarılıydı. Şimdi amacım diğer vampirleri bulmak, bu uzun
zaman alacak biliyorum ama vaktim çok. Korktuğum tek şey var; AİDS;
bizim için en tehlikeli şey, bu nedenle kan sağlarken çok dikkatliyim.
Tek bir dostum var, benim gibi ama ona bir şey açıklayamam, biraz
konuşmaya çalıştım ama anlamıyor ve sanırım asla neler olduğunu
bilemeyecek...”
Ve artık Kont Dracula geliyor...
Yolunuz Romanya'ya düşerse ve tabii vampirlere meraklıysanız eğer,
Wallachia bölgesinde yani ünlü Transilvanya'da, Arges Irmağı'nın
kaynağına doğru gidin ve sorun; size tarif edilen yerde bir şato
yıkıntısı bulacaksınız; işte orası Kont Dracula'nın ya da asıl adıyla
Vlad Tepes'in şatosudur. 1456'da Vlad, buraya hakimdi, şatonun
stratejik uygunluğu çok işine yarıyordu, sarp kayaların tepesinde
ulaşılmaz bir yerdeydi. Vlad'ın amacı Boyarlar'ı kölelikten
kurtarmaktı. O dönemde, Wallachia'da iki sınıf vardı; köleler ve
Boyarlar yani aristokrat sınıf. Osmanlıların baskısı ve etkisi nefes
aldırmıyordu; Osmanlı tahtında Fatih Sultan Mehmet vardı ve Bizans'ı
yok eden genç Sultan'ın gözü Balkanlardaydı. Boyarların silahlanmasına
ve ordu kurmalarına izin vermiyordu.
Tepes, bazı Boyarlar'ın Türklerle iyi geçinmelerine kızıyor, gizli
gizli örgütleniyordu. 1457 yılında Vlad Tepes bir darbe hazırladı, bir
gece yarısı Osmanlı taraflısı Boyarların şatolarını tek tek basarak
tümünü aileleriyle beraber esir aldı ve vahşet o gece başladı.
Esirlerini aylar boyunca dolaştırarak birer birer öldürdü, inanılmaz
işkenceler yapıyordu, kadın çocuk dinlemiyor; anadan doğma soyuyor,
uçurumlardan atıyor, derilerini yüzüyor, açlıktan öldürüyor, buzlu
sularda boğduruyordu. Sonunda haberler Fatih'e ulaştı, ardından Osmanlı
birlikleri bölgeye girdiler.
Tepes, önce birkaç çatışmayı kazandı ve esir ettiği Türkleri feci
şekilde öldürttü; çoğunun kavuklarını başlarına çiviletmiş ve sonra da
kazığa oturtmuştu. Tam anlamıyla çıldırmıştı; yağ kazanları kaynatıyor,
insanları içine canlı canlı atıyor, kesik başlardan kuleler yapıp
karşısında oturup şarap içiyordu, işte Kazıklı Voyvoda unvanını o zaman
kazandı çünkü esirlerini canlı canlı yağlanmış kazıklara oturtuyordu.
Böyle bir ölüm günlerce sürüyordu...
Sonunda Osmanlı ordusu, Tepes'i şatosunda sıkıştırdı ama şatoyu almak
çok zordu; beş kulesi vardı, konumları ve sarp kayalar top ateşini
engelliyor, Türkler sürekli çapraz ateş altında kalıyorlardı.
Efsaneye göre, şatoda uzaklara açılan gizli geçitler vardı, Osmanlı
askerleri canla başla savaşırlarken, çevreden Tepes'in başka yerde
olduğu haberlerini alıyorlar ve moralleri bozuluyordu ve sonunda
Voyvoda'nın orada olmadığından emin olarak geri çekildiler ama savaş
bitmemişti. Sürekli Türklerle savaşan Tepes,1462'de kaça kaça
gerilediği Poenari'de kuşatıldı, karısı kuleden ırmağa atlayarak
intihar etti. Ama Tepes yine kaçmayı başararak yeniden örgütlenmeye
başlamıştı ki, öldürüldü, söylentilere göre bir suikaste uğramıştı.
Efsaneye göre, başı kesilerek, bedeni kayalardan aşağı atıldı, cesedi
toplayan rahipler bir Snagov Manastırı'nın gizli bir mahzenine
gömdüler. Ama 1931'de yapılan kazılarda bir şey bulunamadı. Türkler
sonunda şatoyu da ele geçirerek yakıp, yıktılar, öç alınmıştı.
Kalıntılar 1940'taki bir depremden sonra iyice kayboldu. 1960'a kadar
şatonun yeri bilinmiyordu; Raymond T. McNally ve Radu R.Florescu şatoyu
buldular. Sonra restore edildi ve Romanya için önemli bir gelir kaynağı
oldu.
Bu iki araştırmacı aynı zamanda da, efsanevi Kont Dracula'nın tarihi
tiplemesini de yaratmış oldular; Florescu bulduğu bir belgede, Tepes'in
kurbanlarının kanını içtiğini ve ölümsüzlük peşinde olduğunun yazılı
olduğunu açıkladı. Bram Stoker'm Dracula'sı da aynı çizgide olduğu
için, artık Dracula efsanesi tamamlanarak sağlam temellere
oturtulmuştu. Stoker'in Dracula'sı 1897'de yazıldı; ortada kesin
kanıtlar olmasa da, Stoker'm Vlad Tepes'le ilgili tarihi kaynakları bir
şekilde ele geçirdiği sanılıyor. Tepes, Stoker'm Dracula'sının
prototipiydi. Dracula “Şeytanın Oğlu” veya “Ejderhanın Oğlu”
anlamındadır; Tepes'i daha prensken babası “Dracul” adıyla çağırıyordu;
vampir ve şeytan tanımları sonradan eşleştirildi; Dracula'nın
vampirlerle bağlantısı ise Stoker'ın kitabıyla başladı. Stoker, bir
vampir romanı yazmak istemişti. O dönemde bu tür romanlar yazmak biraz
da modaydı. Mekan olarak Transilvanya'yı tercih etti; kütüphanelerde
yaptığı uzun çalışmalarda Vlad'ın ve Dracula Şatosu'nun tarihini bulmuş
ve oradan yola çıkmış olmalı ama Transilvanya'ya hiç gitmemişti ve işin
garibi bir sinema ve korku edebiyatı mitosu yaratacağı aklına
gelmemişti...
515 yıl sonra ısırdı!
1977'de çok garip bir olay oluncaya kadar, Dracula bir korku filmi
kahramanı, Vlad Tepes ise, tarihin karanlıklarında kalan bir i-simdi.
Amerikalı bir gezgin olan Vincent Hillyer, izin alarak bir gece
Dracula'nın şatosunda kaldı, o gece saldırıya uğrayarak boynundan
ısırılınca bir efsane daha doğdu. Guiley bizlere vampirlerin gerçekten
var olduklarını kanıtlıyor ama bunlar bildiğimiz beyaz perde
vampirlerine hiç benzemiyorlar, aramızdalar ama bizim gibiler fakat
farklı yaşıyorlar. Dracula Efsanesi'nin temelinde Osmanlıların baş
düşmanlarından olan Romanyalı Voyvoda Vlad Tepes var. Anlaşılıyor ki,
Guiley'in insan vampirleri dışında oluşan vampir efsanesi, ticari bir
ana fikirden doğarak başarılı olmuş ama bu sonuç bilinmeyen olayları
göz ardı etmeye engel olmuyor. Guiley'in anlattıkları, gerçekten de
düşündürücü. Bir an düşünüyoruz, yukarıdaki tariflere uyan
tanıdıklarımızı, ya onların içinde bir vampir varsa..
(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Korku insana özgü bir duygudur. Bir taraftan baktığınızda soğuk ve
kötüdür. Ama diğer taraftan da bizleri hayatta ve ayakta tutar. Bir
anlamda yaşama enerjimizi pekiştirir. İlginç bir şekilde, korkunun zevk
haline gelmesi ise başlıbaşına edebiyat sayesindedir. Şunu kesinlikle
iddia edebiliriz: Edebiyatın en favori duygusu ‘aşk’ise, ikincisi
kesinlikle ‘korku’dur.
Modern edebiyatın Frenkeştayn ile başlayan korku macerası günümüzde de
şiddetle devam ediyor. İlk bakışta sinema endüstrisi hakimiyeti eline
almış, ‘korku filmi’ kavramı ‘korku romanı’ kavramının üzerine geçmiş
gibi görünse de yazarlar korku yazmaktan vazgeçmiyor. Ve aslında sinema
da bu dirayetli korku yazarlarından besleniyor. Örneğin güzel birer
korku filmi olan ‘The Shining’, ‘Hayvan Mezarlığı’ ve ‘Misery ’ aslında
başarılı birer Stephen King uyarlamasıdır. Aynı şekilde korku filmi
klasiklerinden olan ‘Şeytan Çıkarma’ (The Exorcist) William Blatty
’nin, Hitchcock’un ünlü filmi ‘Sapık’ ise Robert Bloch’un romanlarıdır.
Bu filmleri izlemek tabii ki güzeldir. Ama hazır tüm bu kitapların
Türkçe çevirileri varken, korkuyu cümlelerin arasında hissetmek de ayrı
bir zevktir.
EN KORKUNCU VAMPİRLER
Son dönemde atağa kalkan Fransız yazarlar, korku edebiyatındaki İngiliz
- Amerikan egemenliğine son verecek gibi görünmektedirler.
Jean-Christophe Grange’ın üç kitabı; Kızıl Nehirler, Leyleklerin Uçuşu
ve Taş Meclisi, heyecanlanmak ve ürpermek isteyenleri raflarda
beklemektedir. Maxime Chattam’ın ‘Kötü Ruh’ isimli romanı ise Portland
Celladı olarak nam salmış bir seri katilin hikayesini, gerilimli bir
mistisizmle harmanlayarak anlatır. Korkudan bahsedip de vampirleri es
geçmek olmaz. Eğer korku; edebiyat içerisinde özel türse, bunu farklı
yazım tarzına ve en önemlisi güçlü, ilginç ve anlatılabilir
karakterlerine borçludur. İşte bu yüzden vampirler korku edebiyatı
içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptirler. İlk olarak 19. yüzyılda roman
sayfalarında yer alan vampirler zaman içerisinde korku edebiyatı
içerisinde özgün bir tür haline gelmişlerdir.
HER DÖNEM MODERNLER
Bu yüzyılın sonundan itibaren derin bir sessizliğe bürünen vampir
edebiyatı, 1976 yılında yayımlanan “Vampirle Görüşme” isimli romanla
yeniden canlanır. Bu romanın baş kahramanı Lestat, Dracula’nın seksen
yıllık hükümranlığına son vermiş, edebiyatta yeni bir vampir kuşağının
yolunu açmıştır. Eski ‘kontlar’ soğuk şatolarında izole bir yaşam süren
çirkin yaratıklardır. Yeni vampirler ise daha karizmatik ve çekici
karakterler olarak karşımıza çıkarlar. Artık yalnız da değillerdir.
Diğer vampirlerle ve sıradan insanlarla ilişki içinde olan ‘toplumsal
yaratıklara’ dönüşmüşlerdir. Ölümsüz olduklarından dolayı tarihsel,
hayatta kalma güdülerinden dolayı her daim ‘modern’dirler. Örneğin
Lestat 1980’li yıllarda, yaşamını bir rock yıldızı olarak idame
ettirecek kadar çağa ayak uydurma kapasitesine sahiptir.
FANTASTİK KARAKTERLER
Bu yeni kuşak içerisinde birbiri ardına gelen romanlar, vampir
karakterinin ana hatlarını ve klişelerini belirler. Kanla beslenme,
öfke, zevk ya da açlık hallerinde sivriliveren azı dişleri, soğuk ve
soluk bir ten, sonsuz yaşam ve sıra dışı bedensel kuvvet gibi
özellikleri vampirleri diğer fantastik karakterlere nazaran daha görsel
ve yazılabilir kılar. Fakat şöhretlerinin sırrı ruhsal özelliklerinde
gizlidir. Handikaplar içinde yüzen karakterler olarak üstün güçlerin
yanı sıra ölümcül güçsüzlüklere de sahiptirler. Örneğin ölümsüzdürler
ama gün ışığına çıkamazlar, kuvvetlidirler ama kandan başka hiçbir
şeyle beslenemezler. Bunların yanı sıra, geçmişleri de duygusal
travmalarla doludur. Bir vampirin geçmişinde ya faciaya kurban gitmiş
bir aile vardır, ya kaybedilmiş ölümlü bir sevgili ya da harcanmış bir
vampir eş... Kısacası vampir olmak, Kont Dracula’dan beri ‘zor
zanaattır.’
İlk sırada Dracula
Dracula (Bram Stoker): Romandan ziyade, bir günlüğe düşülmüş notlar
şeklinde kaleme alınan bu ünlü vampirin hikayesi her zaman okumaya
değerdir.
Cuthulu’nun Çağrısı (H. P. Lowecraft): ‘Anlatılmaz okunur türünden’ bir
kitap. Şu kadarını söyleyelim, uzun zaman önce yazılmasına rağmen
kitapta ismi geçen Necrocominicon isimli büyü kitabının gerçekten var
olup olmadığı hala ciddi ciddi tartışılmaktadır.
Korku Ağı (Stephen King): İnzivaya çekilen bir yazarın vampirlerle tanışmasına Stephen King yorumu...
Sadist (Stephen King): Kaza geçiren bahtsız bir yazar, oldukça fanatik
bir hayranının eline düşer. Yaşamak için kitabını istenilen şekilde
tamamlamak zorundadır. Sinema severler için bu kitabın orjinal isminin
‘Misery’ olduğunu söyleyelim yeter.
Medyum (Stephen King): Ölü sezonda koca bir otele yerleşen üç kişilik
bir aile, etrafta dönen ‘garip’ olaylar ve giderek çıldıran aile
babası. Kitabın film uyarlamasında, Jack Nicholson’un baltayla
parçaladığı kapıdan içeriye sırıtan kafasını uzattığı sahne sinema
tarihine geçmiştir. Bu kadar ipucu yetmediyse orjinal ismini de verelim
‘The Shining’.
Vampirle Görüşme (Ann Rice): Edebiyata Lestat, Armand ve Louis gibi
yeni kuşak vapirleri kazandıran kitap. Aynı isimli filmde Tom Cruise,
Brad Pitt ve Antonio Banderas’ı birarada görebilirsiniz.
Ben Strahd: Bir Vampirin Anıları (P. N. Elrod): Baron Strahd von
Zarovich’in aşk yüzünden lanetlenen yaşamı ve Ravenloft Şatosu’nda
devam eden karanlık maceraları...
Vampir Avcısı Anita Blake Serisi (Laurell K. Hamilton): Vampir
komünitesine bir vampir avcısının gözünden bakan bu seri Günahkar
Zevkler isimli kitapla başlar. Serinin Danse Macabre isimli 16. kitabı
bu haziranda yayımlanacak.
Dehşet Gecesi (Kerime Nadir): Cilo Dağları’ndaki Kızıl Puhu Şatosu’nda
yaşayan vampir prensesi Ruzihayal. Aşk hikayelerinin üstadı Kerime
Nadir’den bambaşka bir vampir romanı atmosferi...
Kazıklı Voyvoda (Ali Rıza Seyfi): Kitap olarak Dracula’nın Anadolu
versiyonudur. 1953 yılında Dracula İstanbul’da ismiyle sinemaya
uyarlanmıştır. Görüntüleri gerçekten muhteşemdir. Dahası, Dracula ilk
defa bu filmde sivri azı dişleriyle görülmüştür ve sivri dişler bu
filmden itibaren vampirliğin alamet-i farikası haline gelmiştir.
Televizyonda rastlarsanız kaçırmayın!
Muska (Sadık Yemni): 16. yüzyıl ile günümüz arasında gidip gelen bir
İzmir ve isminden de anlaşılacağı üzere bize dair korku öğeleri.
Cerrah (Tess Gerritsen): Son dönemin korku romanlarından...
(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Drakula'nın başı tartışma yarattı
Drakula öldürüldükten sonra başının İstanbul'a getirildiğini iddia
eden 'Tarihçi' adlı kitap, tarihçileri kızdırdı. Prof. Halaçoğlu ve
yazar Coral, 'Böyle bir kayıt yok' diyorlar
Elizabeth Kostova'nın, 'Kazıklı Voyvoda' ve 'Drakula' lakaplarıyla
tanınan Eflak Prensi Vlad Tepeş'in öyküsünü modern dünya ile bağ
oluşturarak romanlaştırdığı kitabı 'Tarihçi', tartışma yarattı.
Kitapta, 20 bin Osmanlı askerini kazığa oturtarak öldüren ve vampir
filmlerinin esin kaynağı olan Vlad Tepeş'in başının, cesedinden
ayrıldıktan sonra İstanbul'a getirildiği ileri sürülüyor. Ayrıca
Tepeş'in, küçükken II. Mehmet'le birlikte eğitim gördüğü belirtiliyor.
Tarih Vakfı'nın yayın organı Toplumsal Tarih adlı derginin 121.
sayısında da, Drakula'nın cesedinin İstanbul'da kazığa oturtularak
teşhir edildiği, kafasının da bilinmeyen bir yere gömüldüğü
belirtilerek bu bilgi bir anlamda doğrulanıyor. Ancak II. Mehmet ile
eğitim aldıklarından bahsedilmiyor.
'Osmanlı'da teşhir yok'
Bu görüşlere karşı çıkan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf
Halaçoğlu, "Kafanın İstanbul'a getirildiğine dair kayıt yok. Osmanlı'da
hiç kimse öldürüldükten sonra İstanbul'a getirilip teşhir edilmemiştir.
Balkan tarih kitapları abartılarla dolu. Popüler tarihte okuyucuya
çarpıcı gelecek şeyler, doğrusuna yanlışına bakmadan yazılıyor" dedi.
'Drakula'nın kardeşi'
"Konstantiniye'nin Yitik Günceleri" adlı kitapta Drakula'nın öyküsüne
yer veren yazar Mehmet Coral da, Vlad Tepeş'in değil, kardeşi Radu'nun
Osmanlı'nın elinde olduğunu, hatta Fatih Sultan Mehmet'in gözdesi
olduğunu belirterek, "Kafasının İstanbul'a getirildiğine dair bilimsel
bir kayda rastlamadım. Bildiğim kadarıyla her vampirin kalbine kazık
çakılıyor, öyle gömülüyor" diye konuştu
(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
'Drakula'nın şatosu' şimdi kimin olacak?
Bran Kalesi, Bram Stoker'ın 'Drakula' romanında yer almadığı halde bu isimle biliniyor.
FOTOĞRAF: REUTERS
REUTERS - BÜKREŞ - Romanya, 'Drakula'nın Şatosu' olarak bilinen, ortaçağ döneminden kalma kaleyi, geçen yıl devletten satın alan Habsburg Kraliyet ailesinden geri istiyor. Habsburg ailesi Bran Kalesi için 60 milyon avro (yaklaşık 113 milyon YTL) istiyor. Habsburglar, sivri kuleleri ve ıssız çevresiyle ünlenen kaleyi, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Romanya'nın komünist rejime geçmesiyle kaybetmişti. O dönemde ülke yönetimi Habsburgları ülkeden sürmüştü. Eski kraliyet ailesi Habsburglar, uzun süren yasal mücadeleden sonra kaleyi devletten satın almıştı. Hayatı romana ilham olan Romanya'nın ünlü yöneticisi Vlad Tepes veya bilinen adıyla Kazıklı Voyvoda, bu kalede kısa süre yaşadı.
(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti