III. Vlad





Prens Voyvoda III. Vlad ya da Prens Drakula
Prens Voyvoda III. Vlad ya da Prens Drakula

Voyvoda III. Vlad, Drakula ya da Kazıklı Voyvoda (Rumence: Voyvoda Tepeş) 1448, 1456-1462 yılları arası ve 1476 yıllarında Eflak beyliğinin voyvodası (prens) idi.

Voyvoda III. Vlad düşmanlarını (özellikle esir aldığı Osmanlı askerlerini) kazıklara çakarak işkenceyle öldürmesiyle tarihe geçmiştir. Sonradan Bram Stoker'ın Drakula romanına ve Drakula filmlerine konu olmuştur.

Osmanlılar'a yenilen Vlad'ın babası onu rehin olarak Osmanlılar'a vermişti. Yaşamının bir kısmını Osmanlılar'ın elinde tutsak olarak yaşadı. Osmanlılar'ın egemenliğini kabul ederek Eflak'ın başına geçti. 1462 yılında Fatih Sultan Mehmet Eflak seferine çıkarak Vlad'ın ordularını yendi ve EflakOsmanlı Devletine yeniden bağladı. 1476'da Vlad tekrar baş kaldırdı ama gene Osmanlı ordularına yenildi. Bu sefer öldürüldü ve kesilen başı öldürüldüğünü ispat etmek için İstanbul'a gönderildi. [kaynak belirtilmeli]NOT:Kral Corvinus Voyvoda Vlad'a kızıp Eflakı işgal etti ve 1462-1466 yılları arasında Voyvodayı BUDA da hapsetti.Ama sonra serbest kaldı yine eflaka döndü ve kral oldu.Ayrıca voyvoda avrupada çok değişik silah diyebileceğimiz bir taktik kullandı.ilk defa kullanan voyvoda idi.bu silah şöyle ortaya çıkmıştır:Fatih Sultan Mehmet'in voyvoda nın bazı kaynaklara göre 20.000 türkü öldürmesi üzerine kızar ve TARGOVİSTE kalesini bizzat kendi sefere çıkarak işgal eder.Voyvoda Vlad kaçar ancak:bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmamak ve kazığa geçirilmiş müslümanların cesetlerini bırakmak siyaseti uyguladı. terkettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı. tüm hayvanları bile öldürttü. hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve türklerin arasına karışmaya teşvik etti.bu şekilde vebalıları salması ile yeni bir taktik ve silah olmuştur.ayrıca: mahmut paşa'nın hatıratına göre çok uzun mesafeler boyunca asker içilecek bir damla bile su bulamadı. sıcak dayanılır gibi değildi.

türk askeri targoviste'ye ulaştığında sultan mehmed'in gördüğü manzara ""yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçer. alan yaklaşık üç kilometre boyunda bir kilometre enindedir. yerde uzun kazıklar dikilidir. yaklaşık 20bin kadar insan erkek, kadın, ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdadır. bu kadar çok insanı kazıkta gören türk askerinin maneviyatı bozulur aklını kaçıracak duruma gelir.pek inandırıcı gelmese de voyvoda vlad ın ölümüne dair şöyle bir söylenti vardır: 1474 yılında komutasına geçtiği bir askeri birlikle eflak beyliğini tekrar ele geçirmek üzere harekete geçer. kuzeni stefan cel mare de yanındadır. ancak bu olay vlad'ın şimdi bile tam açıklığa kavuşmamış gizemli bir şekilde ölümüyle sonuçlanır. ölümü (pek inandırıcı gelmese de) şöyle hikaye edilmektedir: "dracula'nın ordusu türkleri amansız bir şekilde keyifle öldürmeye başlamıştı. dracula türkleri öldürmekte olan askerlerini daha iyi görebilmek için bir tepeden aşağı doğru(askerleri ve arkadaşlarından ayrı bir şekilde) inmekte iken bazı askerleri onu türk sanmıştır. biri mızrağını saplar. ancak kendi askerlerinin kendisine saldırdığını gören dracula kılıcıyla suikastçılarından beşini öldürür. ancak aldığı çok sayıda mızrak darbesiyle sonunda öldürülür. (LÂKİN HÂLÂ BU ÖLÜM BİR AÇIKLIĞA KAVUŞMAMIŞTIR)

Drakula'nın şatosu olarak bilinen Karpat dağlarındaki Bran Şatosu Veliaht Dominic Von Habsburg'a Romanya'da törenle 26 Mayıs 2006'da geri iade edildi. Romanya 1948 yılında şatoya el koymuştu.



(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

dünyada wampir varmıdır

Vampir gerçektir. Vampirler var ve yaşıyorlar; bu bir düşünce alanı ve alternatif bir realite; öyle bir realite ki günlük yaşamın içine tamamen nüfuz etmiş durumda; zamanınızı rutin işlerle uğraşarak geçiriyorsunuz yani yemek, içmek ve rahatlamak gibi ve komşu dairenizde, yândaki apartmanda ya da evde veya yakın bir kasabada veya kentte çok farklı bir yaşam sürdüren biri olabilir; bu yaşam gizli bir yaşamdır çünkü bir ‘Vampir Realitesi’dir. Kimler bu realitenin içindeler? Öncelikle onlar vampir olarak yaşıyorlar; tamamen gerçekler; sizin gibi etten ve kemikten oluşmuşlar ama ölümsüzler, bazıları ölümden geri dönmüş; ruhları vampir; bazıları fantastik, bazıları ise vampiri; aralarında gruplaşıyorlar; kurbanları var; vampir avcıları ve araştırmacıları var. Vampir realitesi bir kaleydoskop gibidir; çok yüzlüdür, temelde sabit kalmak şartıyla rengini, şeklini sürekli değiştirir. Bakan kişi devamlı değişen desenler görür; bu belki sıradan bir yaşam için de geçerli olabilir, biz her ne kadar kolektif ve tanımlanmış bir evrende yaşıyorsak da, her birimiz kalbimizin derinliklerinde bir tutam gerçek ve inanç taşırız, bu bizim kişisel evrenimizdir, görünümlerin bireylere göre çeşitlenen perspektifleridir. Her birey sonuçta gördüğü gerçeğe göre yaşar. Vampir Realitesine girerken öncelikle onların eşsiz perspektifini görürüz; işte bu, onların öz gerçeğidir. Vampir Realitesi bir başkasının Vampir Realitesinden farklıdır; burada doğru veya yanlış yoktur sadece farklılık vardır. Bazıları tüm zamanlarını Vampir Realitesi'ni yaşayarak geçirirler, bazıları rüyalarında, fantezilerinde, o alanda gezinirler ve bilinmeyenle beklenmedik bir anda buluşurlar. Vampir Realitesi'ni ziyaret etmek olasıdır. Şimdi oraya gidiyoruz ve onların yaşamlarından kesitler göreceğiz. Vampirler, vampir kurbanları, avcılar, araştırmacılar ve hayalciler işte oradalar...”



Bunları ben söylmiyorum. Bunları Rosemary Ellen Guiley söylüyor. Kendisi belkide dünyanın tek vampir araştırmacısı; neredeyse dünyanın yarısını dolaşarak, yaklaşık bin sayfalık bir dosya oluşturdu. Çeşitli ülkelerdeki yüzden fazla vampir derneği ile görüştü, sayısız insanla görüştü. Elde ettiği sonuçlar öylesine ilginçti ki, öğrenim kurumları tarafından kullanılmak üzere ciddi ödemeler yapılarak
satın alındı.
Vampirler standart değildir!

Webster Sözlüğü'nü açtığınızda Vampir sözcüğünün karşısında şu yazar; “Ölü bir insanın canlanmasına veya geceleri mezardan çıkmasına inanmak; vampirler uyuyan insanların kanlarını emerler.”

Guiley, sondaki uyuyan insanların kanlarının emilmesi bölümünün saçma olduğunu söylüyor ve ekliyor; “Aslında tümü saçma, herkes vampir tanımını aynen yapamaz, genelde filmlerden ve kitaplardan etkilenilir. Ortada hep ölümsüz, fiziksel ve seksüel yönden çok güçlü, yapmacık, geceleri yaşayan ve doğaüstü güçlere sahip bir yaratığın olduğu sanılır. Bu saçma inançlara göre bir vampir, kötülük doludur çünkü yaşayan insanların kanlarını emerek yaşamını sürdürür, oysa bu doğaüstülük ve ölümsüzlük için işe yaramaz. Sonuç olarak bütün bunlar vampire folklorundan kaynaklanırlar ve gerçekten uzaktırlar.”

Gerçekten de vampir inancı Slav folklorundan doğmuştur; mezardan çıkan ölüler, kötü ruhlar, şeytani yaratıklar, kan içen doğaüstü güce sahip insanlar, kurt adamlar veya cadılar veya hayvani şekillere dönüşmeler; daha ne ararsanız arayın; tümünü Slav folklorunda bulabilirsiniz. Ama Guiley, böyle standart özelliklere sahip iddia edilen biçimde bir vampirin olmadığını söylüyor. Aksine vampirler doğal ortama kendilerini uydurmaya muktedirdirler ve gelişimleri sürekli aldatıcı görünüşler halindedir; amaç kolektif insan bilincini yanıltmaktır. Bu tanım, aslında Vampir Realitesi'nin arzuladığı tanımlamanın doğrultusundadır ve bilinçlidir.

Vampirimsi vampirler!

Guiley, yıllarca süren araştırması sırasında, ne Bram Stoker'ın Dracula'sına, ne de Anne Rice'in Lestat'ına veya Armand'ına rastlamadığını belirtiyor. Bunlar gerçekten birer kurgu/fantezi, bu tür tiplemeler aslında arzulanan istenen vampir tiplemeleri yani toplumun bilinçaltı atamaları; güncel sinemada bu daha belirgindir; artık vampirler Klaus Kinski, Christopher Lee veya Bela Lugosi gibi çirkin değil, Gary Oldman, Antonio Banderas veya Tom Cruise gibi yakışıklı ve seksidirler, seyirci onların kazanmasını açık açık ister ve taraflarını tutar. Guiley'in ideal vampirin elbette doğaüstü olacağını ama bunun alternatif realite gereği anl***** geldiğini söylüyor; asıl gizem eğer dikkat edilirse buradadır ve vampirin doğaüstülüğü buradadır yani alternatif olmasında... Gerçek vampirler her şeyden evvel, genelde kan fetişisti değiller. Bireysel olarak bazıları insan veya hayvan kanını şiddetle arzu ediyorlar. Bu arzu kan tadını sevmek veya biraz seksüel ya da majikal bir ritüel sonucunda oluşabilir, bazıları sağlık, uzun ömür ve majikal güç sağlamak gibi nedenleri ortaya koyuyorlar. Birçok kan içici, basit ve saf insanlar, vampir inançlarıyla ya da doğaüstü güçlerle hiç ilgilenmiyorlar. En iyisi, onları "vampir gibi" diye tanımlamak çünkü gerçekten geleneksel veya kurgusal vampir gibiler; kan tüketiyorlar. Bazı kan içme olaylarının içeriğinde kurbanların kanını içme faktörü kıskançlıktan veya kinden kaynaklanıyor. Bunlar gerçek vampir değiller, sadece vahşi bir biçimde öldürüyorlar. Anemi hastalığına tutulmuş olanları hariç tutabiliriz; kan hastalıklarının kan içme tutkusuna neden olduğu görülmüştür ama biz bu olayları vampirlik saymıyoruz.

Guiley'in kadın ve erkek vampirleri vampir olduklarını açıkça söylüyorlar ve uzun zamandır bütünüyle insan olmadıkları inancındalar. Çoğu, bir başka vampir nedeniyle vampir olduklarını anlatıyor; vampirleşmenin temel nedeni yapılan ayinlerdeki kan değişiminden kaynaklanıyor; yani kan kardeşi olmak gibi... Hiçbirisi yüzlerce yaşında olduğunu iddia etmiyor ama çoğu yaşlanmanın yavaşladığını belirtiyorlar ve bunun nedeni kan içmek değil; neden olarak Kolektif Oluşum Alanı'nı yani bilinci koşullandırmayı gösteriyorlar. Yine hiçbirisi, havada yarasaya dönüşerek uçtuğunu iddia etmiyor; sahip oldukları tek doğaüstü gücün, Vampirizm inancının oluşturduğu yoğun duyarlılık ve. bazen de önceden algılama olduğunu söylüyorlar. Bazı açıklamalarda, vampir fobileri yok değil, örneğin sarımsaktan korkanlar, suyun içinden geçemeyenler hatta aynadan ödü patlayanlar bile var ama bunların nedeni klasik vampir folklorundan psikolojik olarak etkilenmekten geliyor. Guiley bir örnek veriyor:

“Tanıdığım vampirler kesin ve dürüst inançlılar; bilinç düzeyinde veya altında vampir olduklarından eminler. Onlar geceye aitler, gizemi seviyorlar; gün ışığına karşı duyarlılar ve en önemlisi bireysel yaşamı seviyorlar, buna karşın sıradan insanlarla yaşamı paylaşmaktan hoşlanmıyorlar. Ancak, kendilerine benzeyenlerle zaman zaman kan içmek için bir arada oluyorlar, yaşamlarındaki değişimin kontrol dışı olduğu inancındalar. Vampire dönüşmenin onları insanlardan ve hatta kötülüklerden koruduğu düşüncesindeler. Vampir Realitesi'nde yaşayanların bazıları ruhsal çalışmalarla meşguller, bu gruba ‘Ruhsal Vampirler’ diyebiliriz, susuzluklarını kanla değil başkalarının yaşam enerjisini boşaltmakla veya emmekle gideriyorlar, Ruhsal Vampirler daha dışa dönükler çünkü çevrelerinde insanlara ihtiyaçları var, kurbanlarını bu yoldan bulabiliyorlar. Onları tanımak daha kolay, aşırı gece tipi olmaları ve musallat oldukları insanların birkaç saat içinde tüm enerjilerini yitirmeleri dikkat edilmesi gereken olaylar.”

Jung ve vampirlerin kaynağı...

Psikiyatrinin babası Carl Gustav Jung, Kolektif Bilinç Alanı kuramını geliştirirken tüm insanlığın ortak bir ruh alanında veya frekansında bir bütün olduğunu veya iletişimde olduğunu savunuyordu, bu alanda kolektif anılar ve bastırılmış materyal bulunuyordu. Kolektif Bilinçaltı zamanın başlangıcından beri, insanlık tarafından paylaşılmakta, bu depoda ilkel anılar ve örnek tavırlar yani Arşetipler bulunuyor, işte bu örnekler, bizleri çeşitli biçimlerde etkiliyorlar; imajinatif olarak rüyalarda, dini inançlarda, mitlerde, sanatta ve folklorda belirginleşiyorlar. Jung'a göre, Şeytan kötülüğün arşetipi olarak tanımlanıyor, Toprak Ana inancı, doğumun, ölümün ve yeniden doğumun arşetipi ve vampirler, onlar da kolektif bilinç altında varlar. Bu yaklaşım bilimseldir ama hiç kimse tüm bilinmeyenin bireysel veya kollektif bilinçaltından kaynaklandığını kesin iddia edemez. Zıt bir teze göre ise, kayda değer olaylar vardır çünkü dışsal ve alternatif olaylar oluşmaktadırlar.

Vampirizm de bu çerçevenin içinde yer alır. Gerçek ise, herhalde iki kuramın arasında bir yerdedir... ikisi de diyoruz çünkü kolektif bilinçaltı kuramı günümüzde reddedilemeyecek bir gelişme içindedir, filmler, kitaplar, reklamcılık ve pop/kültür kıtalararası boyutta büyük bir güç oluşturmaktadır. Guiley'in Vampir tiplemeleri içinde görülür ki, aynı ilgi alanı iki vampirin buluşmalarını sağlamaktadır ama bu ilgi buluşması bilinç düzeyinde nadir olur, buluşma daha çok bilinçaltında gerçekleşmektedir. Yıldırım aşkı gibi...

Buyrun! İşte gerçek bir vampir canlı yayında;

Guiley, güncel vampirleri tanımlarken, doğaüstü yanları bir yana hemen tümünün entelektüel, gösterişli, ukala ve çok şık olduklarını söylüyor; siyah rengi tercih ediyorlar ve bazıları gecelerini klasik müzik türünden konserlere giderek geçiriyorlar, sosyo/politik olarak bir ırka, bir inanca, bir partiye, bir millete ve hatta dünyaya bağımlı olmaktan hiç hoşlanmıyorlar, kendilerini bunların dışında görüyorlar. Bir şey daha var; ne olursa olsun ölümden sonra dirileceklerinden eminler. Guiley'in araştırmasını bir örnek alıntıyla bitirmek gerekiyor: Örnek vampir ABD'nin doğu kıyısında yaşıyor ve 30 yaşlarında, takma adı Kevin: “Benim öyküm 8 yaşımda başladı, daha sonraki dönemde lise arkadaşlarımın arasında doğaüstü konularla ilgilenenler vardı. Bir tanesi Mike'tı ve vampir olduğunu söylüyordu, yüzü daima makyajlı gibiydi. Lisa adlı bir kız arkadaşı vardı ve Usa benimle de seksüel ilişkiye girmişti ama Mike buna aldırmıyordu. Lisa onunla seviştiğinde çevrelerinde ışıkların oluştuğunu söylüyordu ama benimleyken böyle olmuyordu. Sonra Mike bana yaklaşmaya başladı, cinsel değildi ama onun gücüne hayret ediyordum; çok kuvvetliydi ve beni tek eliyle dakikalarca havada tutabiliyordu. Ama onunla her beraberlikten sonra, kendimi çok güçsüz hissediyordum ve bir sabah uyandığımda Mike'ı başucumda buldum. Garip bir şekilde gülümseyerek bana dün gece kanla beslenmeye gittiğini anlattı, kıskanmıştım, ben de bunu yapmak istedim. Birden gözleri değişti, parlak yeşile dönüşüyordu; bunu hiç unutamıyorum, 'gözlerin' diye bağırdım ve o gülmeye başladı, sonra beni ısırmasına izin verdim. O günden sonra beni yönlendirmeye başladı. Lisa'da aramızdaydı, üçümüz bir arada yaşamaya başladık, geceleri buluşuyor, bazen birbirimizin kanını emiyor, bazen de hastanelerden çaldığımız insan kanlarını ve küçük hayvanların kanlarını içiyorduk. Onlar yokken, kimseyi istemiyordum, gün ışığından nefret ediyordum, dairem daima loş ve sessizdi. Bir gün, evden çıktım ve yürümeye başladım, tam üç gün hiç durmadan yürüdüm. Bir daha da ne Mike'ı, ne de Lisa'yı gördüm. Şimdi burada yaşıyorum. Bazen kendimi yitiririm, kimse duygularımı anlayamaz, dış dünya beni hiç ilgilendirmiyor; bana kalan mirasla bu evi aldım, başka bir konuda parayla hiç işim yok. Sadece kanla beslenmek bana yetiyor. Nasıl mı? Bu bir sır. Yalnızlık bir sorun ama kan sayesinde bunu giderebiliyorum. Bu uzun yıllardır böyle sürüyor çünkü Mike'ı idealize ediyorum ama benim kişiliğim ondan daha zayıf, bazen onun gibi başkalarının dikkatini çekmek istiyorum ama tam o anda buna niye kalkıştığımı anlayamıyor ve vazgeçiyorum. Evet, aslında ben Mike'a benzemiyorum, eminim o bir vampirdi ama farklı deneyimleri vardı ve o daha başarılıydı. Şimdi amacım diğer vampirleri bulmak, bu uzun zaman alacak biliyorum ama vaktim çok. Korktuğum tek şey var; AİDS; bizim için en tehlikeli şey, bu nedenle kan sağlarken çok dikkatliyim. Tek bir dostum var, benim gibi ama ona bir şey açıklayamam, biraz konuşmaya çalıştım ama anlamıyor ve sanırım asla neler olduğunu bilemeyecek...”

Ve artık Kont Dracula geliyor...

Yolunuz Romanya'ya düşerse ve tabii vampirlere meraklıysanız eğer, Wallachia bölgesinde yani ünlü Transilvanya'da, Arges Irmağı'nın kaynağına doğru gidin ve sorun; size tarif edilen yerde bir şato yıkıntısı bulacaksınız; işte orası Kont Dracula'nın ya da asıl adıyla Vlad Tepes'in şatosudur. 1456'da Vlad, buraya hakimdi, şatonun stratejik uygunluğu çok işine yarıyordu, sarp kayaların tepesinde ulaşılmaz bir yerdeydi. Vlad'ın amacı Boyarlar'ı kölelikten kurtarmaktı. O dönemde, Wallachia'da iki sınıf vardı; köleler ve Boyarlar yani aristokrat sınıf. Osmanlıların baskısı ve etkisi nefes aldırmıyordu; Osmanlı tahtında Fatih Sultan Mehmet vardı ve Bizans'ı yok eden genç Sultan'ın gözü Balkanlardaydı. Boyarların silahlanmasına ve ordu kurmalarına izin vermiyordu.

Tepes, bazı Boyarlar'ın Türklerle iyi geçinmelerine kızıyor, gizli gizli örgütleniyordu. 1457 yılında Vlad Tepes bir darbe hazırladı, bir gece yarısı Osmanlı taraflısı Boyarların şatolarını tek tek basarak tümünü aileleriyle beraber esir aldı ve vahşet o gece başladı. Esirlerini aylar boyunca dolaştırarak birer birer öldürdü, inanılmaz işkenceler yapıyordu, kadın çocuk dinlemiyor; anadan doğma soyuyor, uçurumlardan atıyor, derilerini yüzüyor, açlıktan öldürüyor, buzlu sularda boğduruyordu. Sonunda haberler Fatih'e ulaştı, ardından Osmanlı birlikleri bölgeye girdiler.

Tepes, önce birkaç çatışmayı kazandı ve esir ettiği Türkleri feci şekilde öldürttü; çoğunun kavuklarını başlarına çiviletmiş ve sonra da kazığa oturtmuştu. Tam anlamıyla çıldırmıştı; yağ kazanları kaynatıyor, insanları içine canlı canlı atıyor, kesik başlardan kuleler yapıp karşısında oturup şarap içiyordu, işte Kazıklı Voyvoda unvanını o zaman kazandı çünkü esirlerini canlı canlı yağlanmış kazıklara oturtuyordu. Böyle bir ölüm günlerce sürüyordu...

Sonunda Osmanlı ordusu, Tepes'i şatosunda sıkıştırdı ama şatoyu almak çok zordu; beş kulesi vardı, konumları ve sarp kayalar top ateşini engelliyor, Türkler sürekli çapraz ateş altında kalıyorlardı.

Efsaneye göre, şatoda uzaklara açılan gizli geçitler vardı, Osmanlı askerleri canla başla savaşırlarken, çevreden Tepes'in başka yerde olduğu haberlerini alıyorlar ve moralleri bozuluyordu ve sonunda Voyvoda'nın orada olmadığından emin olarak geri çekildiler ama savaş bitmemişti. Sürekli Türklerle savaşan Tepes,1462'de kaça kaça gerilediği Poenari'de kuşatıldı, karısı kuleden ırmağa atlayarak intihar etti. Ama Tepes yine kaçmayı başararak yeniden örgütlenmeye başlamıştı ki, öldürüldü, söylentilere göre bir suikaste uğramıştı. Efsaneye göre, başı kesilerek, bedeni kayalardan aşağı atıldı, cesedi toplayan rahipler bir Snagov Manastırı'nın gizli bir mahzenine gömdüler. Ama 1931'de yapılan kazılarda bir şey bulunamadı. Türkler sonunda şatoyu da ele geçirerek yakıp, yıktılar, öç alınmıştı. Kalıntılar 1940'taki bir depremden sonra iyice kayboldu. 1960'a kadar şatonun yeri bilinmiyordu; Raymond T. McNally ve Radu R.Florescu şatoyu buldular. Sonra restore edildi ve Romanya için önemli bir gelir kaynağı oldu.

Bu iki araştırmacı aynı zamanda da, efsanevi Kont Dracula'nın tarihi tiplemesini de yaratmış oldular; Florescu bulduğu bir belgede, Tepes'in kurbanlarının kanını içtiğini ve ölümsüzlük peşinde olduğunun yazılı olduğunu açıkladı. Bram Stoker'm Dracula'sı da aynı çizgide olduğu için, artık Dracula efsanesi tamamlanarak sağlam temellere oturtulmuştu. Stoker'in Dracula'sı 1897'de yazıldı; ortada kesin kanıtlar olmasa da, Stoker'm Vlad Tepes'le ilgili tarihi kaynakları bir şekilde ele geçirdiği sanılıyor. Tepes, Stoker'm Dracula'sının prototipiydi. Dracula “Şeytanın Oğlu” veya “Ejderhanın Oğlu” anlamındadır; Tepes'i daha prensken babası “Dracul” adıyla çağırıyordu; vampir ve şeytan tanımları sonradan eşleştirildi; Dracula'nın vampirlerle bağlantısı ise Stoker'ın kitabıyla başladı. Stoker, bir vampir romanı yazmak istemişti. O dönemde bu tür romanlar yazmak biraz da modaydı. Mekan olarak Transilvanya'yı tercih etti; kütüphanelerde yaptığı uzun çalışmalarda Vlad'ın ve Dracula Şatosu'nun tarihini bulmuş ve oradan yola çıkmış olmalı ama Transilvanya'ya hiç gitmemişti ve işin garibi bir sinema ve korku edebiyatı mitosu yaratacağı aklına gelmemişti...

515 yıl sonra ısırdı!

1977'de çok garip bir olay oluncaya kadar, Dracula bir korku filmi kahramanı, Vlad Tepes ise, tarihin karanlıklarında kalan bir i-simdi. Amerikalı bir gezgin olan Vincent Hillyer, izin alarak bir gece Dracula'nın şatosunda kaldı, o gece saldırıya uğrayarak boynundan ısırılınca bir efsane daha doğdu. Guiley bizlere vampirlerin gerçekten var olduklarını kanıtlıyor ama bunlar bildiğimiz beyaz perde vampirlerine hiç benzemiyorlar, aramızdalar ama bizim gibiler fakat farklı yaşıyorlar. Dracula Efsanesi'nin temelinde Osmanlıların baş düşmanlarından olan Romanyalı Voyvoda Vlad Tepes var. Anlaşılıyor ki, Guiley'in insan vampirleri dışında oluşan vampir efsanesi, ticari bir ana fikirden doğarak başarılı olmuş ama bu sonuç bilinmeyen olayları göz ardı etmeye engel olmuyor. Guiley'in anlattıkları, gerçekten de düşündürücü. Bir an düşünüyoruz, yukarıdaki tariflere uyan tanıdıklarımızı, ya onların içinde bir vampir varsa..

(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

en korkulan wampir mi

Korku insana özgü bir duygudur. Bir taraftan baktığınızda soğuk ve kötüdür. Ama diğer taraftan da bizleri hayatta ve ayakta tutar. Bir anlamda yaşama enerjimizi pekiştirir. İlginç bir şekilde, korkunun zevk haline gelmesi ise başlıbaşına edebiyat sayesindedir. Şunu kesinlikle iddia edebiliriz: Edebiyatın en favori duygusu ‘aşk’ise, ikincisi kesinlikle ‘korku’dur.

Modern edebiyatın Frenkeştayn ile başlayan korku macerası günümüzde de şiddetle devam ediyor. İlk bakışta sinema endüstrisi hakimiyeti eline almış, ‘korku filmi’ kavramı ‘korku romanı’ kavramının üzerine geçmiş gibi görünse de yazarlar korku yazmaktan vazgeçmiyor. Ve aslında sinema da bu dirayetli korku yazarlarından besleniyor. Örneğin güzel birer korku filmi olan ‘The Shining’, ‘Hayvan Mezarlığı’ ve ‘Misery ’ aslında başarılı birer Stephen King uyarlamasıdır. Aynı şekilde korku filmi klasiklerinden olan ‘Şeytan Çıkarma’ (The Exorcist) William Blatty ’nin, Hitchcock’un ünlü filmi ‘Sapık’ ise Robert Bloch’un romanlarıdır. Bu filmleri izlemek tabii ki güzeldir. Ama hazır tüm bu kitapların Türkçe çevirileri varken, korkuyu cümlelerin arasında hissetmek de ayrı bir zevktir.

EN KORKUNCU VAMPİRLER

Son dönemde atağa kalkan Fransız yazarlar, korku edebiyatındaki İngiliz - Amerikan egemenliğine son verecek gibi görünmektedirler. Jean-Christophe Grange’ın üç kitabı; Kızıl Nehirler, Leyleklerin Uçuşu ve Taş Meclisi, heyecanlanmak ve ürpermek isteyenleri raflarda beklemektedir. Maxime Chattam’ın ‘Kötü Ruh’ isimli romanı ise Portland Celladı olarak nam salmış bir seri katilin hikayesini, gerilimli bir mistisizmle harmanlayarak anlatır. Korkudan bahsedip de vampirleri es geçmek olmaz. Eğer korku; edebiyat içerisinde özel türse, bunu farklı yazım tarzına ve en önemlisi güçlü, ilginç ve anlatılabilir karakterlerine borçludur. İşte bu yüzden vampirler korku edebiyatı içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptirler. İlk olarak 19. yüzyılda roman sayfalarında yer alan vampirler zaman içerisinde korku edebiyatı içerisinde özgün bir tür haline gelmişlerdir.

HER DÖNEM MODERNLER

Bu yüzyılın sonundan itibaren derin bir sessizliğe bürünen vampir edebiyatı, 1976 yılında yayımlanan “Vampirle Görüşme” isimli romanla yeniden canlanır. Bu romanın baş kahramanı Lestat, Dracula’nın seksen yıllık hükümranlığına son vermiş, edebiyatta yeni bir vampir kuşağının yolunu açmıştır. Eski ‘kontlar’ soğuk şatolarında izole bir yaşam süren çirkin yaratıklardır. Yeni vampirler ise daha karizmatik ve çekici karakterler olarak karşımıza çıkarlar. Artık yalnız da değillerdir. Diğer vampirlerle ve sıradan insanlarla ilişki içinde olan ‘toplumsal yaratıklara’ dönüşmüşlerdir. Ölümsüz olduklarından dolayı tarihsel, hayatta kalma güdülerinden dolayı her daim ‘modern’dirler. Örneğin Lestat 1980’li yıllarda, yaşamını bir rock yıldızı olarak idame ettirecek kadar çağa ayak uydurma kapasitesine sahiptir.

FANTASTİK KARAKTERLER

Bu yeni kuşak içerisinde birbiri ardına gelen romanlar, vampir karakterinin ana hatlarını ve klişelerini belirler. Kanla beslenme, öfke, zevk ya da açlık hallerinde sivriliveren azı dişleri, soğuk ve soluk bir ten, sonsuz yaşam ve sıra dışı bedensel kuvvet gibi özellikleri vampirleri diğer fantastik karakterlere nazaran daha görsel ve yazılabilir kılar. Fakat şöhretlerinin sırrı ruhsal özelliklerinde gizlidir. Handikaplar içinde yüzen karakterler olarak üstün güçlerin yanı sıra ölümcül güçsüzlüklere de sahiptirler. Örneğin ölümsüzdürler ama gün ışığına çıkamazlar, kuvvetlidirler ama kandan başka hiçbir şeyle beslenemezler. Bunların yanı sıra, geçmişleri de duygusal travmalarla doludur. Bir vampirin geçmişinde ya faciaya kurban gitmiş bir aile vardır, ya kaybedilmiş ölümlü bir sevgili ya da harcanmış bir vampir eş... Kısacası vampir olmak, Kont Dracula’dan beri ‘zor zanaattır.’

İlk sırada Dracula

Dracula (Bram Stoker): Romandan ziyade, bir günlüğe düşülmüş notlar şeklinde kaleme alınan bu ünlü vampirin hikayesi her zaman okumaya değerdir.

Cuthulu’nun Çağrısı (H. P. Lowecraft): ‘Anlatılmaz okunur türünden’ bir kitap. Şu kadarını söyleyelim, uzun zaman önce yazılmasına rağmen kitapta ismi geçen Necrocominicon isimli büyü kitabının gerçekten var olup olmadığı hala ciddi ciddi tartışılmaktadır.

Korku Ağı (Stephen King): İnzivaya çekilen bir yazarın vampirlerle tanışmasına Stephen King yorumu...

Sadist (Stephen King): Kaza geçiren bahtsız bir yazar, oldukça fanatik bir hayranının eline düşer. Yaşamak için kitabını istenilen şekilde tamamlamak zorundadır. Sinema severler için bu kitabın orjinal isminin ‘Misery’ olduğunu söyleyelim yeter.

Medyum (Stephen King): Ölü sezonda koca bir otele yerleşen üç kişilik bir aile, etrafta dönen ‘garip’ olaylar ve giderek çıldıran aile babası. Kitabın film uyarlamasında, Jack Nicholson’un baltayla parçaladığı kapıdan içeriye sırıtan kafasını uzattığı sahne sinema tarihine geçmiştir. Bu kadar ipucu yetmediyse orjinal ismini de verelim ‘The Shining’.

Vampirle Görüşme (Ann Rice): Edebiyata Lestat, Armand ve Louis gibi yeni kuşak vapirleri kazandıran kitap. Aynı isimli filmde Tom Cruise, Brad Pitt ve Antonio Banderas’ı birarada görebilirsiniz.

Ben Strahd: Bir Vampirin Anıları (P. N. Elrod): Baron Strahd von Zarovich’in aşk yüzünden lanetlenen yaşamı ve Ravenloft Şatosu’nda devam eden karanlık maceraları...

Vampir Avcısı Anita Blake Serisi (Laurell K. Hamilton): Vampir komünitesine bir vampir avcısının gözünden bakan bu seri Günahkar Zevkler isimli kitapla başlar. Serinin Danse Macabre isimli 16. kitabı bu haziranda yayımlanacak.

Dehşet Gecesi (Kerime Nadir): Cilo Dağları’ndaki Kızıl Puhu Şatosu’nda yaşayan vampir prensesi Ruzihayal. Aşk hikayelerinin üstadı Kerime Nadir’den bambaşka bir vampir romanı atmosferi...

Kazıklı Voyvoda (Ali Rıza Seyfi): Kitap olarak Dracula’nın Anadolu versiyonudur. 1953 yılında Dracula İstanbul’da ismiyle sinemaya uyarlanmıştır. Görüntüleri gerçekten muhteşemdir. Dahası, Dracula ilk defa bu filmde sivri azı dişleriyle görülmüştür ve sivri dişler bu filmden itibaren vampirliğin alamet-i farikası haline gelmiştir. Televizyonda rastlarsanız kaçırmayın!

Muska (Sadık Yemni): 16. yüzyıl ile günümüz arasında gidip gelen bir İzmir ve isminden de anlaşılacağı üzere bize dair korku öğeleri.

Cerrah (Tess Gerritsen): Son dönemin korku romanlarından...

(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

Drakula'nın başı tartışma yarattı



Drakula öldürüldükten sonra başının İstanbul'a getirildiğini iddia eden 'Tarihçi' adlı kitap, tarihçileri kızdırdı. Prof. Halaçoğlu ve yazar Coral, 'Böyle bir kayıt yok' diyorlar


Elizabeth Kostova'nın, 'Kazıklı Voyvoda' ve 'Drakula' lakaplarıyla tanınan Eflak Prensi Vlad Tepeş'in öyküsünü modern dünya ile bağ oluşturarak romanlaştırdığı kitabı 'Tarihçi', tartışma yarattı. Kitapta, 20 bin Osmanlı askerini kazığa oturtarak öldüren ve vampir filmlerinin esin kaynağı olan Vlad Tepeş'in başının, cesedinden ayrıldıktan sonra İstanbul'a getirildiği ileri sürülüyor. Ayrıca Tepeş'in, küçükken II. Mehmet'le birlikte eğitim gördüğü belirtiliyor.
Tarih Vakfı'nın yayın organı Toplumsal Tarih adlı derginin 121. sayısında da, Drakula'nın cesedinin İstanbul'da kazığa oturtularak teşhir edildiği, kafasının da bilinmeyen bir yere gömüldüğü belirtilerek bu bilgi bir anlamda doğrulanıyor. Ancak II. Mehmet ile eğitim aldıklarından bahsedilmiyor.

'Osmanlı'da teşhir yok'
Bu görüşlere karşı çıkan Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, "Kafanın İstanbul'a getirildiğine dair kayıt yok. Osmanlı'da hiç kimse öldürüldükten sonra İstanbul'a getirilip teşhir edilmemiştir. Balkan tarih kitapları abartılarla dolu. Popüler tarihte okuyucuya çarpıcı gelecek şeyler, doğrusuna yanlışına bakmadan yazılıyor" dedi.

'Drakula'nın kardeşi'
"Konstantiniye'nin Yitik Günceleri" adlı kitapta Drakula'nın öyküsüne yer veren yazar Mehmet Coral da, Vlad Tepeş'in değil, kardeşi Radu'nun Osmanlı'nın elinde olduğunu, hatta Fatih Sultan Mehmet'in gözdesi olduğunu belirterek, "Kafasının İstanbul'a getirildiğine dair bilimsel bir kayda rastlamadım. Bildiğim kadarıyla her vampirin kalbine kazık çakılıyor, öyle gömülüyor" diye konuştu

(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

'Drakula'nın şatosu' şimdi kimin olacak?


'Drakula'nın şatosu' şimdi kimin olacak?
Bran Kalesi, Bram Stoker'ın 'Drakula' romanında yer almadığı halde bu isimle biliniyor. FOTOĞRAF: REUTERS

REUTERS - BÜKREŞ - Romanya, 'Drakula'nın Şatosu' olarak bilinen, ortaçağ döneminden kalma kaleyi, geçen yıl devletten satın alan Habsburg Kraliyet ailesinden geri istiyor. Habsburg ailesi Bran Kalesi için 60 milyon avro (yaklaşık 113 milyon YTL) istiyor. Habsburglar, sivri kuleleri ve ıssız çevresiyle ünlenen kaleyi, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Romanya'nın komünist rejime geçmesiyle kaybetmişti. O dönemde ülke yönetimi Habsburgları ülkeden sürmüştü. Eski kraliyet ailesi Habsburglar, uzun süren yasal mücadeleden sonra kaleyi devletten satın almıştı. Hayatı romana ilham olan Romanya'nın ünlü yöneticisi Vlad Tepes veya bilinen adıyla Kazıklı Voyvoda, bu kalede kısa süre yaşadı.

(3/4/2007) Kategori: dracula | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalici Baglanti

« Önceki Sayfa |1 / 2 |